Türk Toplumunda Çevre Kültürü

Not: Figürlerin, Tabloların ve Formüllerin daha yüksek çözünürlüklü görüntüleri için görsele sağ tıklayıp “resmi yeni sekmede aç” seçeneğini seçiniz

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu

İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölüm Başkanı

İTÜ Vakfı Dergisi, Mart 1990, Sayı:5

Yirminci yüzyılda, ilerlemiş toplumlardan başlamak üzere dünyanın pek çok yerinde yeni bir ilgi alanı, diğer bir ifadeyle kavram doğmaya başlamıştır. Bu alan, çevre kirliliği ve çevre koruma kavramıdır.

Esasen çevre sorunlar sadece 20. yüzyılın getirdiği bir olay değildir. Daha önceleri de mevcut olmasına rağmen, bugün çevre sorunu olarak ele alınan unsurlar, doğal dengeyi bozacak büyüklükte olmamıştır. -özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda hızla nüfus artışı, her geçen gün ilerleyen teknoloji ve endüstrileşmeye paralel olarak çevre kirliliğinin boyutlan doğanın kaldırabileceği düzeyi aşmış ve çevre sorunları günümüzün en çok konuşulan konularından biri haline gelmiştir.

Doğal denge zinciri

Çevre, insan ve canlıların yaşam boyunca ilişkilerini sürdürdüğü dış ortam olarak tariflenebilir. Doğada canlıların kendi aralarında ve fiziksel çevreleriyle ilişkileri sağlıklı bir gelişmeye izin veriyorsa, doğal denge sağlanmış demektir. Aksine bir durum, dengenin bozulduğunu göstermektedir. Doğal denge deyimi yerine ekolojik denge de kullanılmaktadır. Bilindiği gibi ekoloji, canlıların, yaşadığı doğal ortamla ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojik denge pek çok unsurun uyumlu yaşamasıyla oluşan bir zincire benzetilebilir. Bu zinciri oluşturan canlı ve cansız varlıklardan bir halkanın bozulması, ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkiler. İşte içinde bulunduğumuz yüzyılda insan eliyle yapılan faaliyetler bu dengeyi bozmaya, halkaları koparmaya başlamıştır.

Toplumların çevre bilinci ve çevreye verdikleri önem, kültürlerinden birinci derecede etkilenir. Her toplumun belirli bir medeniyet düzeyi, kendine özgü değerlendirme ve zevk alma özellikleri vardır. Bunun yanında çeşitli toplumlar çevre konusunda gayet geniş sistemli bir silgiye ve çevre kültürüne sahipken bile diğer bazı toplumlar çevre sorunlarının farkında dahi olmadıkları gibi genellikle çevre kültüründen yoksundurlar.

Kültürel olarak geri kalmış kesimde, temel İhtiyaç olan yeme ve barınma isteği ön planda olup doğal ve tarihsel kültür yapılarına ilgi azdır. Kültür düzeyi yüksek toplumlar çevreye daha fazla önem vermektedirler.

Geçmişte sınırlı ve doğal yollarla bertaraf edilebilecek miktarlarda üretilen çöp, özellikle büyük şehirlerde gerek miktar gerekse sorun olma açısından büyümektedir.

Su Kültürü

Türklerin geçmişine bakıldığında, çevre kültürü açısından iki dönem görmek mümkündür. Bunlardan birincisi, nüfus patlaması ve endüstrileşmenin belirginleşmesinden önceki dönem olan 1950’den öncesi ve ikincisi de 1950’den sonraki dönemdir. 1950’1i yıllara kadar şehirlerimiz, tarihi yapılarımız ve doğal güzelliklerimiz önemli kayıplar vermeden korunabilmiştir. Tarihsel gelişmeyi incelediğimizde suyun, ülkelerin hayatında önemli etkileri olduğu, medeniyetin gelişmesine katkıda bulunan ülkelerin büyük bir su kültürüne sahip oldukları ve günümüze kadar yaşamış muhteşem su yapılarını bizlere miras olarak bıraktıkları görülmektedir. İslam’ın yayılmasında önemli rolü olan Türklerde, su tesisleri, sanat ve mimarilerinde çok önemli bir yer tutmuştur. Selçuklular tarafından Konya’da Osmanlılar zamanında Bursa’da başlayarak, Edirne’de gelişip İstanbul’da abideleştiği görülür. Türklerde Batıya nazaran ayrı bir güzellik ve bilgi ürünü olarak yapılan bu eserler içinde su ızgaralar’, su terazileri, su bentleri, havuzları, su kemerleri, su künkleri, sebil, şadırvan ve çeşmeler ayrı bir yer tutmaktadır.

İstanbul’da 14.350 hamam!

Orhan Bey, Bursa’da yaptığı dini ve sosyal yapılar yanında, karlı tepelerden ve yeşil vadilerden künk borular ve galerilerle su getirmiş ve çeşmelerden akıtmıştır. Su tesisleri içinde Türk hamamlarının önemli bir yeri olduğu vurgulanmalıdır İlk hamam 1330’da Orhan Bey tarafından Bursa’da inşa edilmiştir.

Osmanlı imparatorluğunun diğer kentleri de hamamlar açısından ilginç bir durum göstermektedir. İstanbul’un ilk hamamı 1464’de Fatih tarafından yaptırılan Mahmut Paşa Hamamı’dır. Evliya Çelebi konaklardaki hamamlar dâhil İstanbul’da toplam 14.356 hamam olduğun belirtmektedir. Bu dönemde hamam başına 10 kişi düştüğü görülmektedir. Tokat ili merkezinde Osmanlı imparatorluk döneminde 11 hamam inşa edilmiştir bulunmaktadır.  Çorum’da Mimar Sinan tarafından yapıldığı söylenen Ali Paşa Hamamını yanında dönemde 4 hamam daha bulunmaktadır. Çorum’daki bu hamamın suyu 10 kilometre uzaklıktaki bir kaynaktan künk borularla getirilmiş, kullanılmış suları ise dikdörtgen kesitli bir mecra ile 5 kilometrelik bir hatla şehir dışına akıtılmıştır. Günümüze kadar bu su tesislerinin kullanıldığı görülmektedir, imparatorluğun her yöresinde yapılan ve çevre temizliğine katkısı bulunan bu yapılardan birinin de 1500 yılları civarında Budapeşte’de inşa edilen Heil-bad Kiraly, çalışır durumda olup, o dönemin önemli bir eseri olarak titizlikle korunmakta olup çalıştırılmaktadır. Çok sayıdaki bu yapılar o şehirlerde yaşayan az sayıda nüfus için inşa edilmiştir. Bu durum Türklerin temizliğe ve çevre sağlığına ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Bu dönemde, Avrupa’daki din ve mezhep kavgaları ve derebeylik düzeni, su ve kanalizasyon işlerine sebep olmuştur. Viyana ve Londra gibi şehirlerde kullanılmış sular, pencerelerden atılmaya başlanmıştır.

Batı’da evlerde tuvalet, banyo olmaması, insanların hatta Versay sarayında kralların salon içinde özel sandalyedeki bir kapta tuvalet ihtiyaçlarını gideriyor olmaları da Türk kültürünün temizlik konusunda ne kadar ilerlemiş olduğunun bir göstergesidir.

Osmanlılarda mabet içinde de su yapıları sıklıkla görülmektedir. 2.Murat devrinde başlayıp Yıldırım Beyazıt tarafından tamamlanan Ulu Cami’nin kubbesi altında oymak fıskiyeleri ile dikkat çeken büyük bir mermer havuz, aynı şekilde 1.Mehmet’in Yeşil Cami’nin içinde de fıskiyeli bir mermer havuz bulunmaktadır. Bursa çeşmeleri, hamamları ve kaplıcaları ile bir su şehri görünümündedir.

Başkentin Edirne’ye kaymasından sonra hu kent Meriç kıyılarında camileri, hamamları, sarayları, köprüleri ve su kuleleri ile büyük bir serhat şehri görünümü almış ve Osmanlıların su ile ilgili şaheserlerinin sergilendiği bir başka merkez olmuştur.

Su Nazırı

Daha sonra Osmanlı Türklerinin İstanbul kapılarını açması ile Bizans’ın toz ve duman tüten harabeleri içinden cami, saray, konak, çeşme ve hamamları ile büyük bir medeni şehir doğmuştur. Fatih’in getirmiş olduğu bu medeniyetin, kültürün ve Türk sanat eserlerinin zamanla kentin yedi tepesini ve imparatorluğun her tarafını süslediği görülür.

İç mekan süslemelerinden bir kesit
İç mekan süslemeleri, Türklerin yaşadıkları çevreye ne kadar önem verdiğinin göstergesidir.

Türklerin su konularına verdiği önemin bir göstergesi de hükümette bir su nazırının (bakan) bulunmasıdır. O dönemde, bugünkü sınırlarımız dışında kalan imparatorluk alanında çok sayıda su yapısı yapılmıştır. Bunların birçoğu hakkında elimizde yeterli bilgi bulunmaması üzücüdür. Yetmişli yıllarda Somali’yi ziyaret eden bir Büyükelçimize, o zamanın Somali Başbakanı, ” Ben Berbera kentinde doğdum. Bizim kentimizin su şebekesi Osmanlılardan kalmadır. Osmanlılar Mısır’ı zapt edince Somali’ ye mühendisler yollayarak bizim kentin su şebekesini yaptırmıştır. Hala o şebekeyi kullanıyoruz.” demiştir. “Bir Arap Kentinin Portresi: Cidde” isimli kitapta, ” Modern deniz suyu arıtma tesislerinin öncüsü olan bu kondansatör, Türkler tarafından yapılmış olup, onlarca yıl Cidde’ye mütevazi miktarda içme suyu sağlamıştır. Bu tesis 1940’lara kadar faaliyette kalmış, Fadima vadisinden getirilen su Cidde’ye ulaştığında sökülerek kaldırılmıştır” şeklinde bilgiye rastlanılmaktadır. İstanbul’un nüfusu Fatih devrinde yüz bini geçmiyordu. Nüfusun artırılması için çaba gösterilmiş ve bu gelişme çabaları bir müddet sürdürülmüştür. Daha sonra İstanbul’un yoğun bir göçe uğramasından kaygı duyulmuş ve daha sonra nüfusun fazlaca artmasına karşın bir takım tedbirler alınmış, şehirde yaşayan taşra”, kimsesiz, bekar ve işsiz kişiler memleketlerine geri gönderilmiş, çiftlik çubuk bozup İstanbul’a gelenlere mani olabilmek amacıyla Çiftbozan Vergisi adı altında çok yüksek bir vergi konmuş, İstanbul’un şehircilik ve çevre yönünden de olumsuz etkilenmesi önlenmiş ve dünyanın en güzel şehri olarak doğal güzelliği, tarihsel ve kültürel zenginliği ile 20. yüzyıla kadar gelmesi sağlanmıştır.

Yeryüzü cenneti

Mekan deyince ilk olarak bir alan ya da toprak parçası akla gelmektedir. İnsan emeğinin bir ürünü olarak toplumun üzerinde yaşadığı doğa “mekan” a dönüştü. Benzer doğal ortamlar üzerinde yaşayan farklı toplumların farklı gelişme düzeylerinde olabilmeleri de bu toplumların kültür seviyesi ile de yakın ilişkilidir. Türklerde kültür seviyesinin şehirlerin düzenlenmesinde ve konutların yapımı üzerinde çok önemli etkisi olmuştur. Tanınmış bir mimar, ülkemizin bir köşesinde rastladığı güzel bir yerleşme örneğini aşağıdaki şekilde anlatmaktadır. ” Bütün yollar kılçık gibi, ya da bir yaprağın damarlan gibi anayola iniyorlar. Damarlar ana yola koşut caddelerle birer kez daha bağlanıyorlar. Bu ikincil caddeler, ana yolun karabaşındaki çeşmede bir açı ile gene ana yola gelip bağlanıyorlar. En az bir, giderek iki yanıyla sokak ya da cadde üzerinde olmayan ev yok. Belkemiğinde, bütün ortak kullanımlar yer almış. Kara ucu çeşme ve az ötesinde değirmen… Deniz ucu iskele… İnsanlar evlerinin pencerelerinden baktılar mı ortak yaşamın oylumunu görüyorlar.

Kent bu ortak yaşam işte… Bir bütün, bir elelelik, bir gözgözelik… Ana caddenin üzerine ulu çınarlar dizilmiş, birinin gölgesi ötekininkine ekleniyor.” Yaşamın rahat, komşuluk ilişkilerinin fazlaca olduğu bu şehirlerde rastlanan Türk-Osmanlı sivil mimarlık yapıtlarının en güzel örneklerinden biri de eski Türk evleridir. Süslemeleri, nakışları ve aynalarıyla üstün bir zevk ürünü olan bu cumbalı, bahçeli, havuzlu ahşap evler, Anadolu’da, Rumeli’de hala rastlanan bu yapılar, Türklerin yaşadıkları ortama ve çevreye ne kadar önem verdiklerinin bir göstergesidir. Bunun en güzel örnekleri; Safranbolu evleri, Tokat evleri, Boğaziçi yalılarıdır.

Ünlü mimar ve şehir plancısı Le Corbusier, 1911 yılında İstanbul’u ziyaret etmiş ve görüşlerini şöyle dile getirmiştir: “Eğer New York’u İstanbul ile kıyaslayacak olursak, birinin felaket diğerinin ise bir yeryüzü cenneti olduğunu söyleyebiliriz. İstanbul bir meyve bahçesidir; bizim kentlerimiz ise taş ocaklarıdır.”

İstanbul’un olağanüstü güzelliğinin korunması, doğanın zenginliği ile tarih-sel ve kültürel değerlerin beraberce dengeli ve estetik bir biçimde yaşatılması, Türklerin şehirciliğe ve mekana verdikleri önemin bir göstergesidir.


Türklerde kültür seviyesinin şehirlerin düzenlenmesinde ve konutların yapımı üzerinde çok önemli etkisi olmuştur.

Doğanın korunmasına, doğal dengenin bozulmamasına büyük önem veren Fatih çevre konusunda ilk konum olarak yorumlanabilecek bir ferman yayınlamıştır. Bu ferman Haliç’in korunması ve etrafındaki yamaçlarda erozyona mani olmak için buralarda tarım yapılmaması ve ağaçların kesil-memesi emrini ihtiva etmektedir.

Zincirde Kopmalar

Başlangıçta belirtilen 1950’lerden sonraki 2. dönemde hızlı nüfus artışı, endüstrileşme, şehirlere göç nedeniyle, Ülkemizde çevre sorunları ortaya çıkmaya başlamış ve sahip olduğumuz çevre kültürü bozul-maya başlamıştır. Değişen politik ve ekonomik sistemlerin etkisiyle şehir nüfusu artmaya başlamış, büyük şehirlerin etrafı gecekondularla dolmuş, diğer taraftan tarihsel ve kültürel değerleri olan yapılar yıkılmaya, doğal güzellikler, yeşil alanlar ve bahçeler yok edilmeye başlanmıştır.

İstanbul, “Yeryüzü Cenneti”, “Meyve bahçesi” karakterini kaybetmiş, sayıları 245’e yaklaşan Boğaziçi yalısının büyük bir kısmı yıkılıp yakılarak yok edilmiştir. İstanbul başta olmak üzere Ülkenin her tarafında eski, tarihsel ve kültürel değerleri olan evler, yapılar yıkılmaya, yeşil alanlar, bahçeler ve bağlar yok edilmeye ve yerlerine daha çok insan alacak beton binalar yapılmaya başlanmış, her geçen gün yeşillikler daha fazla kaybolmuş, kentlerin etrafı gecekondularla dolmuştur. 20. yüzyılın ikinci yarısında nüfusu on yedi bin olan Çorum’da yaklaşık 20 kadar bağ yöresi varken bugün nüfus yüz yirmi bine ulaşmış bu bağların pek çoğu imara açılmış ve yok olmuştur. Son kalanlar da can çekişmektedir.

Yüzyıllar boyu İstanbul’un doğal limanı, göçmen balıkların havuzu, Osmanlı imparatorluğunun Kâğıthane ile en büyük eğlence merkezi kabul edilen ve çeşitli sanatçılara konu olan Haliç’ten 20. yüzyılın ikinci yarısında bakımsızlık ve yok olma ile çevre sorunlarının boyutlarını gösteren bir örnek olarak bahsedilmeye başlanmıştır. 1950’li yıllardan sonra fabrikalar, atölyeler, tuğla ve taş ocakları iki kıyıyı doldurmuş, tüm yamaçlar gecekondularla dolmuştur. Türkiye’nin önde gelen sanayicilerinden birinin sözleri ise durumu en iyi şekilde ortaya koymaktadır:

“Sanayi türünü seçerken, bacası havayı bozan mı, suyu denizi kirletir mi, atığı toprağı kurutur mu, diye bir inceleme gereğini bilmiyorduk. Bize kimse bunu öğretmedi. Sanayileşmenin heyecanı içinde bu tesisleri en kıymetli yerlere, kurmaya çalışıyorduk.

“Nüfusun az olduğu birinci dönemde kör kuyular, çukurlar ve fosseptik kullanımı yanında mevcut kanalizasyon sistemi ile atık Sular uzaklaştırılabilirken, ikinci dönemde yeterli, hızda kanalizasyon, arıtma tesisleri yapılmadığından, tüm dereler, göller ve denizler önemli ölçüde kirletilmiştir. Bugün şehirlerimizin ortalarından geçen güzel dereler, bu yerleşim yerlerinin açık bağırsak haline dönüşmüş, rahatsızlık yaratmış, üstleri betonlanarak kapatılmış, doğal güzellikler ve estetik değerler kaybedilmiştir. Aşırı büyüyen şehirlerde içme suyu sorunu ortaya çıkmış, tarihi çeşmeler kurumuş, kullanılmaz hale dönüşmüştür.

Çevre kültürü ve bilinci

Bugün ülkemizde karşılaşılan sorunlar çok boyutlu ve çeşitlidir. Evliya Çelebi döneminde hiç bir önem taşımayan hava kirliliği, günümüzde çok önemli bir boyuta sahiptir. Aynı şekilde geçmişte sınırlı ve doğal yollarla bertaraf edilebilecek miktarda üretilen çöp, özellikle büyük şehirlerde gerek miktar gerekse sorun olma açısından büyümektedir.

Bu ikinci dönemde ülkemizde karşılaşılan tüm sorunlarla başa çıkabilmek için, birinci dönemde Türklerin sahip olduğu değerlerin, çevre kültürü ve bilincinin, gerek halk tabanında gerekse idareciler arasında yaygınlaştırılması elzemdir. Türk toplumunun yüzyıllara dayanan kültür birikimi ve sağduyusu ile çevre konusunda en iyi şekilde ve en kısa zamanda bilinçleneceği ve bu sorumluluğun en iyi şekilde üstesinden geleceği düşünce ve umudunu taşımakta olduğumu belirtirken. “Türk Toplumunda Çevre Kültürü”nde çok dar bir kapsamda yaklaşım getirdiğine inandığım bu makaledeki hususlar, daha fazla araştırmak, belgelendirmek ve gelecek nesillere daha detaylı olarak aktarmanın faydalı olacağı kanısındayım.

1950’den sonraki ikinci dönemde ülkemizde karşılaşılan tüm sorunlarla başa çıkabilmek için, çevre kültürü ve bilicinin gerek halk tabanında gerekse idareciler arasında yaygınlaştırılması elzemdir.

Leave a Comment.