FİLİBELİ MEHMET

Türklerle ilgili olarak Bulgaristan’ı anlatırken izlenimlerimi iki döneme ayırmam gerektiğini düşünüyorum. Komünist rejimin yıkılmasından önceki ve sonraki Bulgaristan. Bu iki dönemde benim orada yaşayan Türklerle ilişkilerim ve izlenimlerim birbirinden yüzseksen derece farklılık göstermektedir.

Komünist rejimin hakim olduğu dönemlerde trenle Bulgaristan içinden geçerken İstanbul’dan gelen vagonların Bulgar vatandaşlarının seyahat ettiği vagonlara geçiş kapıları kitlenerek onlarla bizlerin temas etmesi engellenirdi…

Aynı dönemde otomobil ile seyahat edildiğinde Niş-Sofya-Edirne yolunu terketmek, başka bir yolu tercih etmek ve Sofya’ya girmek mümkün değildi… Ayrıca yol boyunda Bulgar idaresinin belirlediği ve kontrol ettiği park yerleri ve benzinlikler dışında durmak yasaktı. Sebebsiz yere ceza yazılması ve rüşvet istenmesi de sık rastlanan bir durumdu. O zamanlar ben de fazla bir sıkıntıya girmemek ve beklenmedik olaylarla karşılaşmamak için Yugoslavya’ya akşam sekiz civarında girmeyi ve gece yarısı Edirne’ye ulaşmayı tercih ederdim.

Komünist rejim döneminde Türkler devamlı olarak rahatsız edildiler, baskı altına alındılar. Zorla isimleri değiştirildi veya göçe zorlandılar. 1967 ile 1979 arasında sekiz defa Bulgaristan’da Türklerle hiç temasım olmadı diyebilirim. Bir defasında, ihtiyaç gidermek için Filibe yakınlarında durduğumda ağaçlar arasından fırlayıp bana doğru koşan bir Türkün “Vatana selam” dedikten sonra hızla korku içinde kaçtığını hatırladım. O günden beri kendisini tanıma imkanı bulamadığımdan bu Türkü hep “Filibeli Mehmet” diye isimlendirir ve anlatırım.

O dönemde Mehmet’ler neler çekmedi neler… Kendilerine kimliklerini ve dinlerini unutmaları için büyük baskı yapıldı. Bunları korumak isteyenler öldürüldü, cezalandırıldı ve sürgüne gönderildi. Camileri kapatıldı… Doğan erkek yavrularını sünnet ettirmemeleri istendi… Kimliklerini ve adetlerine uygun düğün yapmaları engellendi. Hatta düğünlerinde “Köçek” adı verilen dansöz oynatılmasına müsaade edilmedi…

1980’li yıllardan itibaren üzerlerindeki baskı giderek arttı… Belirtilen şartlar altında 1989 yılına gelindi… Durumun sabredilmez olduğunu gören dönemin Başkanı Turgut Özal’ın yerinde bir kararla Türk Hududu’nun açılması emrini verdi ve 300 bin civarında Türk, herşeylerini terk ederek, canlarını kurtarmak ve kimliklerini koruyabilmek için Türkiye’ye göç ettiler.

Bunlardan “Deliorman’lı Ahmet”in öyküsünü sizlere gelecek yazımda anlatacağım.

İstanbul, 19 Haziran 2001