KOPENHAGEN’IN ARKASINDAN

Ülkemizde son bir haftada Danimarka’nın başşehri Kopenhagen’da yapılan Avrupa Birliği Zirvesi ve Türkiye’ye tam üyelik müzakere tarihi verilip verilmeyeceğinden başka birşey konuşulmadı. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan 15 AB ülkesinin devlet başkanları başbakanları ve dışişleri bakanları ile görüştüğü gibi destek sağlamak için ABD Başkanı Bush’u da ziyaret etti. Başbakan Abdullah Gül de karar arefesinde Kopenhag’da bulundu ve 2003 yılında müzakerelerin başlayabilmesi için yoğun temaslarını sürdürdü.

Halkımızın yüzde 80’inin girmek istediği AB Zirvesinden ne yazık ki istediğimiz 2003 tarihini veya benimde istediğim Mayıs 2004’den önceki bir tarihi alamadık. Almanya ve Fransa’nın önerdiği takvim Zirve’de kabul edildi. Buna göre başta Kopenhag kriterlerini (istikrar, demokrasi, insan hakları ve azınlıklar) sağlamamız, Kıbrıs sorununun ve hatta Ege sorunlarını çözmemiz yanında birçok şartı sağladığımız takdirde yeni katılan 10 devletle birlikte toplam 25 devlet, 2004 yılının son ayında 2005 için müzakerelere başlama tarihini karara bağlayacak ve verecek.

*   *   *

AB Zirvesinin verdiği karar ülkemizde farklı şyekilde yorumlara neden oldu ve tartışma yarattı. Bunlardan bazıları şunlardır:

-Nihayet tarih aldık

-İstenen tarih değil

-Zafer diye yutturulan hezimet

-Ne çok sevinelim ne de kahrolalım

-Kritik bir döneme girdik

Benim şahsi görüşüme göre karar iyi değil ama, Başbakanımız Abdullah Gül’ün de belirttiği gibi “Müzakere tarihi biraz gecikti. Üyelik müzakereleri daha kısa sürede olsaydı, daha iyi olurdu. Türkiye olarak yolumuz bellidir. Türkiye, Avrupa perspektifini muhafaza ederek, yoluna devam edecek” ve etmelidir.

Türkiye için müzakere tarihinin ileri atılmasında AB kendileri açısından çeşitli faktörler rol oynadı. Öncelikle;

* Türkiye Avrupa’ya ait mi?

* Türkiye’nin dini ve kültürel değerleri

* Türkiye’nin büyük nüfusu

(Kabul edilen 10 ülkenin nüfusu 75 milyon, bu ülkelerden 9’unun nüfusu İstanbul’un nüfusundan az)

* Avrupa halkların yaklaşık yüzde 50’sinin Türkiye’yi AB içinde görmeme isteği.

* AB ülkelerinin içinde bulunduğu ekonomik durgunluk ve işsizlik ve bilhassa Almanya’nın iç politika güçlükleri ve seçimleri.

*   *   *

Elde edilen neticeyi farklı bir şekilde yorumlayan köşe yazıları basında yer aldı. Bunlardan ikisini değerlendirme apabilmek için aşağıda veriyorum:

Emin Çölaşan, “Dün AB kapısında yeni bir hezimete uğradık. 2 yıl sonra karşılarına yine oturacağız. Şimdi tamamen kucağa düştük. Bu süre içinde bizden dahaneler isteyecekler neler!

Kıbrıs, Ege, Güneydoğu, Kürtçe eğitim ve Kürtçe yayının tamamen serbest bırakılması, Leyla Zana gibilerin ve belki de Öcalan’ın yeniden yargılanıp serbest bırakılması…

Doymak bilmeyen canavar, bunların tamamını yerine getirsek bile, bu kez de “ekonominiz kötü” diye bizi geri çevirecek şeklinde değerlendirmektedir.

Buna karşılık Sami Kohen ise “Gene bir yol kavşağına geldik. Birinci yol, karardan duyulan hoşnutsuzluğu yansıtmak, ama Avrupa ile bütünleşme hedefinden sapmamak böyle bir tarih yokmuş gibi içte reformları gerçekleştirmek, dışta da sorunları çözümlemeye yönelik stratejiler geliştirmek ve dış politika perspektivini genişletmek…

İkinci yol ise Avrupa’ya sırt çevirmek, hatta “AB sevdası”nden vazgeçmek, bu kararın sorumlusu ülkelere (boykot vesaide gibi) “misilleme”de bulunmak, hatta dış politikada yeni alternatiflere yönelmek…

Eğer bu konuda ideolojik bir inanç veya saplantı (yada aşağılık kompleksi) ile değerlendirilmiyorsa, şeçilecek şık elbet birinci yoldur” demektedir.

*   *   *

Yazımın son kısmında bir defa daha 1959’da başlayan Avrupa Birliği üyelik girişimimizin ülkemizin çıkarları korunarak kararlılıkla devam ettirilmesinin doğru ve gerekli olduğunu vurgulamayı istiyorum.

İstanbul