POLİTİK YATIRIM VE SİYASİ KAÇAMAK !

Avrupa Birliği ülkeleri politikacılarının Türkiye hakkında ve genelde de aleyhte bir beyanat  vermedikleri gün yok…

Geçen hafta Avusturya Maliye Bakanı Grasser,” Türkiye Avrupa

Birliği’nde yer almamalı” şeklinde bir beyanat verdi. Bu beyanatı okuduğumda şaşırdım. Bu konularda şimdiye kadar  konuşan Avusturya Başbakanı Schüssel iken neden Maliye Bakanı konuşuyordu?

Bu konuları ele alan ve tartışan Manfred Perterer’in,Avusturya’nın

Salzburger Nachrichten(Salzburg Haber)gazetesinde ” Siyasi Kaçamak” başlıklı makalesini değerlendirmeniz için aşağıda bilgilerinize sunuyorum.

*               *               *

İki ihtimal var: Ya Karl Heinz Grasser Türkiye-eleştirisini bir kez daha Federal Şansölye’nin bilgisi, müsaadesi ve hatta hoşgörüsü dahilinde dağarcığından çıkarmalı ve böylelikle bizler de ikiyüzlü siyasetin mide bulandıran bir şekli ile karşı karşıya olduğumuzu görmeliyiz. Zira Başbakan

Wolfgang Schüssel Brüksel’de bir devlet adamı olarak Türkiye’ye “evet ama” derken, eve geldiğinde Grasser’e “kesin kes hayır” dedirterek AB karşıtlığından ortaya çıkan yangına körükle gitmiş oluyor.

Yada, ki muhtemelen de öyledir, Maliye Bakanı kendi başına dış politika yapıyor. Kendisinin hazırladığı  kalkınma ve istikrar ittifakı projesinin Eichel(Alman Maliye Bakanı) ve arkadaşları tarafından yerle bir edilmesinden sonra elinde oynayacak başka oyuncak kalmayan Grasser,  Avrupa’yı kurtarmaya kalkıp açıkça Türk uyarısında bulunuyor ayrıca da küçük Avrupa’nın daha iyi olduğu fikrini savunuyor.

Öyle yada böyle: Avusturya’nın dönem Başkalığı arefesinde Maliye Bakanının sarfettiği sözler kulağa hiç de hoş gelmiyor. Avrupa daha şimdiden Avusturya’ya bakıyor. Önde gelen hükümet üyelerinden birinin kendi ülkesinin çizgilerine açıkca karşı çıkması dikkat çekiyor ve açıklama getirilmesi zaruretini doğuruyor. Grasser’in yaz tatili nedeniyle medyada ortaya çıkan boşluğu doldurma yada kendi kendini ön plana çıkarma dürtüsüne bakıldığında, böylesine bir siyasi kaçamak kabul edilemez.

Federal Şansölye her halûkarda bir müdahalede bulunmak zorundadır.

Türkiye ile ilgili çizgisini (ucu açık müzakereye evet) devam ettiriyor ise, kendi Maliye Bakanının araya girip laf atmasına daha fazla müsaade edemez. Aksi taktirde dönem başkanlığı görevini daha üslenmeden Avusturya’nın  AB nezdindeki güvenilirliğini yitirirmesine neden olur. Türkiye ile müzakerelerin hiç başlamaması ve Avrupa’nın genişlememesi gerektiği yoludaki Maliye Bakanının görüşüne gizlice katılıyor ise, rengini belli etmesi gereken kişi nihayetinde kendisidir.

*               *               *

Bundan önceki yazımda ,Avrupa Birliği’nde yapılan referandumlarda red verenlerin red nedenleri arasında Türkiye faktörünün çok düşük yüzdelerde olduğunu bilgilerinize sunmuştum.

Bu makale de Avrupa’da Türkiye’ye verilen sözün yerine getirilmesinin şart olduğuna inananların var olduğunu gösteriyor.

Almanya da Eylül de,Fransa da gelecek sene yapılacak seçimlerden sonra iktidara gelecek Hıristiyan Demokrat ve Muhafazakar partilerin işbirliği sonucunda önümüze beklediğimizden daha çok barikatlar koyacaklarını tahmin ediyorum.En az 10-15 sene sürecek adaylık müzakereleri süresinde, onlar da çok değişecekler ve belki de iktidarı kaybedeceklerdir.

Ben Avrupa’da verdiği sözün arkasında duracak politikacıların var olduğuna inanıyorum.

Lozan mı, Sevr mi?

Son günlerde ülkemizde pek mana veremediğim ve nedenini anlıyamadığım bir tartışma gündeme oturdu. Ve bilhassa bu tartışmanın Lozan Antlaşmasının 82’nci yıldönümüne ve kutlamalarına rastlaması da bir tesadüf olmasa gerek…

Tarihci değilim, fakat her Türk gibi mümkün olduğunca geçmişimizde gelişen olayları takip eden bir kişiyim. Yapacağım değerlendirmem bugüne kadar edindiğim bilgilerin bir sentezi olacaktır.

*     *     *

Birinci Cihan Harbinde mağlup olan Türkiye galip devletler tarafından daha önceden kendi aralarında kararlaştırdıkları Osmanlı ülkesini paylaşabilmek için ilk önce Mondros Anlaşması ile ateşkesi sağladılar ve ülkemizi işgal ettiler. 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması işgallerini meşrulaştırdılar. Bu antlaşma ile Osmanlı Devleti İstanbul ile Anadolu’daki küçük bir toprak parçasına (Ankara, Kastamonu, Çorum yöreleri) indirgeniyordu. Ayrıca bu antlaşmanın içerdiği ekonomik hükümleri ile Osmanlı ekonomisini de paylaşmışlardır. İstanbul’daki Padişahı ve onun Hükümeti’ni de kukla gibi kullanmışlardır.

*     *     *

Ülkenin işgalden kurtarılması ve “Misak-i Milli” hudutlarının (Birinci Dünya Savaşı’nın bitişinde imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasının çizdiği sınırlar) korunması için Atatürk ve Türk Milleti tarafından yürütülen İstiklal (Kurtuluş) savaşı sonucunda yenilen işgalci devletlerle 24 Temmuz 1923’te imzalanmıştır. Lozan Antlaşması ile Ankara’da kurulan Yeni Türk Devleti varlığı ve bağımsızlığını tüm dünyaya kabul ettirdi. Unutulmaması gerekn Lozan’da ekonomik bağımsızlık savaşı verildiğidir.

*     *     *

Sevr-Lozan

Sevr, ülkemizin parçalanması ve dağılmasını belirleyen bir antlaşma iken, Lozan ise; parçalanmış, işgal edilmiş bir ülkeyi, Misak-i Milli hudutlarına kavuşturan her bakıdan bağımsızlığımızı sağlayan ve her şeyden önce Yeni Türk Devletinin kurulmasını sağlayan bir antlaşmadır.

*     *     *

Bu tartışmaların belki de kaynağı Lozan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin temel dayanağı olan “tek Ulus” felsefesinden duyulan rahatsızlık olabilir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi dini nedenlerin olabileceğini düşünemiyorum. Sevr kalsa idi biz müslümanlar Hıristiyan olan işgalcilerin emrinde ve kontrolunda dinimizi nasıl yaşardık?

*     *     *

Yazımın başında belirttiğim gibi bu tartışmaların nedenini ben anlayamadım. Eğer siz anladıysanız, görüşlerinizi benim köşemde açıklayabiliriniz.

İstanbul