Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye Çevre Sektörü

Dergimiz tarafından 12 Kasım 2005 tarihinde düzenlenen paneli ITÜ Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Samsunlu yönetti. Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşarı Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya, İller Bankası AB ve Dış İlişkiler Şube Müdür Vekili Ganime Güzel, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Geliştirme Daire Başkanı Mahmut Sümen, ISKI işletmeler Genel Müdür Yardımcısı Raif Mermutlu, Sistem Yapı A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Dinçer, ITÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Erdem Görgün panelist olarak katıldılar.

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Panelimizde Hasan Bey’den iki konuşma yapmasını rica etmeyi doğru bulduk. Başlangıçta ne durumdayız, neyiz onları en iyi anlatabilecek Hasan Bey. Bir de diğer panelistlerin sunuş ve konuşmalarından sonra yine bir değerlendirme yapabilecek kişi sayın müsteşar. Onun için kendisi iki defa konuşma yapacak. Hasan Bey’den sonra yine Ankara’daki durumları bilmek ve Ankara’nın bakışını öğrenmek açısından İller Bankası’ndan Ganime Hanım ikinci konuşmacı. 3. konuşmacı İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Geliştirme Daire Başkanı Mahmut Sümen. 4. Konuşmacı İşletmeler Genel Müdür yardımcısı Raif Mermutlu. Ondan sonra özel teşebbüsün bakışı nedir sorusunu Sistem Yapı Yönetim Kurulu Başkanı Uğur Dinçer Bey cevaplandıracak. Bu noktada aldığı işlerle ve AB içinde kurduğu firmasıyla Avrupa Birliği’ne adım atmış bir kimse. Sonra da bilimsel kuruluşların Avrupa Birliği ile olan ilişkilere bakışını ortaya koyacak Doç. Dr. Erdem Görgün.

Avrupa Birliği’nin temelleri, Avrupa Kömür Anlaşması ile başlamıştır. 50’li yıllar-da 1959’da Yunanistan ile Türkiye aynı anda aday üyelik için müracaat ettiler. 1963’te kabulümüz gerçekleşti. Ondan sonra çeşitli gelişmeler oldu. Türk dış politikasındaki ana prensibi ilk defa 1976 ve 1978’de bozduk. Türk dış politikasındaki ana düşünce Yunanlılarla aynı anda, aynı tarihlerde, aynı kuruluşlara üye olmayı esas almış ve hedeflemiştir. Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi, NATO ve AET üyeliklerine aynı dönemlerde yapılan başvurular bunun bir göstergesidir. Ama ne yazık ki 1976’da ve 1978’de treni kaçırdık ve bu politik ana düşüncemizden uzaklaştık ve bugün onun için halen kaçan trenin arkasından koşuyoruz. 1987 yılında tam üyelik için başvurduk. Daha uygun değilsiniz, hazır değilsiniz dediler. Ondan sonra Kopenhag, Helsinki derken 2005 3 Ekim’de aday ülke statümüz kabul edildi. AB ile bizim konuşacağımız 35 başlıktan birisi de çevre. Bu konu daha çok yerel yönetimlerin ve bakanlıkların görev sahasına girdiği için halkımız bu konuda pek fazla bir şey hissetmeyecektir. Ama tarım gibi birçok maddelerde halkımız AB’ye girme arzusunun neleri getireceğini görerek, tartışacaktır. Acaba o zaman AB’ye girme isteği bugün olduğu gibi yüzde 70-75’lerde kalır mı? Ben oraya bir soru işareti koymayı istiyorum. Biz AB ile böyle platonik bir aşk içinde bugüne kadar geldik. Bugün de halen öyle olduğunu görüyoruz. Binleri istiyor, binleri istemiyor, binleri halk oylaması ile kabul edeceğiz diyor. Atatürk’ün söylediği gibi “muasır medeniyet seviyesine ulaşmak istiyorsak, muasır medeniyete ulaşmış toplumlarla beraber olmamız lazım. 1956’da Almanya’ya yükseköğretim için gittim. O zaman Almanların bizim yasadığının yöreye bakışını hatırlıyorum. Suriye, Irak. Iran onları hiç ilgilendirmiyordu ve bilmiyorlardı o ülkeleri. Orada sınır koymuşlardı. O tarihlerde Türkiye özellikle de iki kutuplu dünyadan dolayı kucaklanan bir ülkeydi. Bizler orada hakikaten genç Türk Cumhuriyeti’nin evlatları ve Osmanlı Devleti’nin mirasçıları olarak kucaklanıyorduk. Ama bugün durum ne yazık ki öyle değil. Tek dünya tek kutup var. Tek kutupluluk politik yasamı farklılaştırdı. Eskiden Rusya’nın korkusuyla güney bölgesini koruyan ülke olarak Türkiye’nin konumu biraz daha farklı idi. Bugüne kadar Akdeniz ile ilgili Meda, Life, Avicenne projeleri gibi projelerle ilişkilerimiz devam etti. Hasan Beye geçmişten bugüne kadar AB’de bize ne kadar destek sağlanmıştır diye sordum. Tahmini olarak bir değer verdi bana -100 milyon Avroluk bir destek sağlanmıştır-dedi. Bununla Ankara’da bakanlık bünyesinde çevre laboratuvarları kurulmuştur ve çeşitli projeler yapılmıştır. Bunlardan birisi de Marmara Havzası Çevre Master Planıdır. Ama bizim AB’ye uyumumuzda çok sayıda AB direktifini dikkate almamız lazım. Mesela Su Çerçeve Direktifi’nin 20 tane yönetmeliği var. Bunlardan bazıları çıktı. Bazıları çıkacak, bazılarında da sorunlarımız var. Efendim ben bu konularda uzun süre konuşabilirim. Fakat benden çok panelistlerin konuşması lazım,  ben sözü Hasan Bey’e veriyorum.

Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya: Teşekkür ederim sayın başkan, değerli katılımcılar. Hepinizi saygı ile salamıyorum. Hepinizin bildiği üzere ortaklık katılım belgesi Avrupa Komisyonunun teklifi ve Avrupa Konseyi’nin kabulü ile 9 Kasım tarihinde revize edilmiş şekli ile daha yeni yayımlandı. Aslında bu yeni bir doküman değil. 2001.de ilk katılım ortaklığı belgesi hazırlandı. Mayıs 2003’te revize edildi. Simdi Kasım 2005’te tekrar gelişen şartlara göre katılım ortaklığı belgesi revize edildi. Katılım ortaklığı belgesi, kısa ve orta vadede olmak üzere önümüze bazı hedefler koymaktadır. Tabi çevre ile ilgili kısmı bizi ilgilendirmekte. Kısa vadede uyumlaştırma, orta vadede ise uyumlaşma ve uygulama yönünde hedefler konulmakta. AB tarafından, ülkelerin katılım ortaklığı belgesine istinaden hazırladıkları (ki biz de böyle bir ulusal program hazırladık. 2003 de revize edildi) ulusal programa uygun olarak işlerin, icraatların yapılıp yapılmadığını denetlenmenin bir yolu da ilerleme raporları. 2002, 2003, 2004 ve en son 2005 yılı ilerleme raporu da yayınlandı. Çevre ile ilgili kısmını değerlendiriyoruz. İlgili diğer kurumlar da değerlendiriyorlar. Sadece bizim Bakanlığın üzerine düsen görevler değil bunlar. Diğer bakanlıklar, mahalli idareler gibi onların üzerine düşen görevler de var. Olumlu olan kısımlar da var. Yetersiz görülen kısımlar da var. Bunları böyle alt alta koyduğumuz zaman uzun bir liste oluşturuyor. Tabi bunların üzerinden bu kısa zamanda geçmemiz mümkün değil. Ancak özetle sunu söyleyeyim. Mevzuatın uyarlanması veya mevzuatın yansıtılması konusunda biz ulusal programa uygun olarak hareket ediyoruz. Sıkıntı çekilen birkaç husus var. Bu üç husus: Türkiye’nin çevre açısından biraz zorlanacağı -Su Çerçeve Direktifi- bu direktifin sınır aşan sularla ilgili kısmı. Türkiye’nin biliyorsunuz bilhassa Güneydoğu Bölgesi. Dicle Fırat bölgesinde sınır aşan sular üzerindeki egemenlik hakkın ile ilgili ve bu hakların paylaşılması ile ilgili önemli çekinceler var. Türkiye o noktada biraz daha bunu ötelemek istiyor uyumlaştırma veya uygulama noktasında. İkincisi, sınır aşan ÇED. Espoo sözleşmesi diye geçiyor. Bizim yapmış olduğumuz bir yatırımın diğer komsu ülkelere olan etkilerinin tartışıldığı ve gündeme getirildiği yine hemen hemen aynı mülahazalarla. Türkiye buna taraf değil ve biraz ötelenmiş olarak gündemimize gelecek ikincisi bu. Üçüncüsü, bilgiye erişim sözleşmesi. Aarhus sözleşmesi ki, bizim biliyorsunuz bilgiye erişim kanunumuz çıktı. Ama ülke sınırları içerisindeki insanların her türlü bilgiye, çevresel bilgi de dâhil olmak üzere erişim hakkı veren bir düzenlemedir. Ama sınırlarının dışındaki insanların bilgiye erişim ve yargıya başvurması hakkı, Aarhus sözleşmesi ile tarif edildiği şekilde henüz ülkemiz tarafından kabul edilmiş bir husus değil. Türkiye de özel şartlar itibariyle bunları zaman içerisinde içselleştirerek, zaman içerisinde uygulayacaktır. Belki bunlara bir dördüncüsünü ilave edebiliriz o da Kyoto Protokolü ile ilgili. İlerleme raporlarında hep bu söyleniyor, Türkiye daha henüz Kyoto Protokolüne taraf olmamıştır diye. Türkiye Kyoto Protokolüne taraf olmadı. Yakın bir zamanda taraf olmayı da düşünmüyor. Ama AB müzakereleri, önümüze belirli bir takvim koyacak. Hatırlayacaksınız Mayıs 2001’de Türkiye 189. ülke olarak Birleşmiş Milletler Çerçeve İklim Değişikliği Sözleşmesi’ne taraf oldu ve bu taraf olmanın bir gerekliliği de ulusal bildirim raporunun hazırlanması. GEE UNDY kanalı ile bir projeyi ağustos ayında başlattık. Oradan alınan para aslında çok fazla bir para değil. Ama bu işte Enerji Bakanlığı, Ulaştırma Bakanlığı, TÜBİTAK, vs. proje paketleri oluşturuldu. Bunun sonucunda 2006 yılında iklim Değişikliği Sekretaryasına ulusal bildirim raporumuzu sunacağız. Bu çalışma kapsamında iklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinin bir ilkesi var, “Ortak fakat farklı sorumluluk”.

Türkiye OECD ülkesi olmasına rağmen EK 1 listesinde yer alıyor. Ek 2 listesi AB ve OECD ülkelerinden, yani zenginler kulübündeki ülkelerden oluşur. Ek 1 listesi ise gelişmekte olan ülkeleri. ekonomisi geçiş sürecinde olan eski Doğu Bloğu ülkelerini de içine alan bir kategoridir.

Marakeş’ten önce hem Ek 1 hem de Ek 2’deydi, Marakeş’teki 7. taraflar konferansında Ek 2 listesinden çıkartıldı. Ama halen Ek 1 listesinde yer alan bir ülke olarak OECD ülkeleri ile aynı yükümlülükler, henüz daha gelişmesini tamamlamamış, gelişmesinin başlangıcında olan bir ülke olarak Türkiye’yi çok olumsuz etkileyebilecek unsurlar içerebilir. Türkiye bugün gerek CO2 misyonu, gerekse enerji tüketimi açısından dünya ortalamasının altında OECD ülkelerinin ve AB ülkelerinin ise üçte biri, dörtte biri seviyelerinde. Takdir edersiniz ki bu konumdaki bir ülke diğer OECD ülkeleri ile aynı yükümlülüğü, aynı sorumluluğu paylaşamaz. Uluslararası platformda bunun kabul görebilmesi için çok ciddi hazırlıklar gerekiyor. Onun için bilimsel, kapsamlı, güvenilir raporlara istinat edecek bir projeyi bakanlığımız bünyesinde yürütüyoruz.

Bu girişten sonra şimdi, bakanlığımızın durumu nedir? Bakanlığımızın yaptığı çalışmalar nedir? Onlara kısaca temas etmek istiyorum. Bildiğiniz gibi tarama süreci başladı. İlk olarak bilim ve araştırma, arkasından kamu alanları vs. yılsonuna doğru tarım alanında tarama süreci başlayacak. Çevredeki tarama süreci kesin olmamakla birlikte Nisan 2006’da başlayacak. Tarama süreci sadece tek raf, biz gidiyoruz dinliyoruz AB, uygulamaları veya kendi gerekliliklerini anlatıyorlar dönüyoruz. Ondan sonra bu gereklilikleri yerine getirmek üzere müzakere sürecinin başlaması ile ilgili kendi durumumuzu belirliyoruz. Müzakere dediğimiz zaman da kati surette biz mevzuatı tartışma lüksüne sahip değiliz. AB’nin müktesebatını zaten kabul ettiğimizi beyan ederek bu sürece başlamış oluyoruz. Sadece, biz bunu ne kadar zamanda başarırız, ne kadar geçiş süresi talep edeceğiz ve niçin edeceğiz bunu tartışacağız ve karşılıklı kabulünü sağlayacağız. Müzakere sürecinde değişecek olan aday ülke oluyor.  Yoksa AB kendisini veya müktesebatını veya mevzuatım hiçbir şekilde müzakere sürecinde değiştirmeyecek. Bu bilinen bir husus. Ama orada Türkiye’nin pozisyon belgesi hazırlanmış olacak çevreyle ilgili. Bu kapsamdaki çalışmalara şöyle bir bakacak olursak tabi ilk ayağı mevzuatın uyumlaştırılması. Bu zaten ülkemizde süregelen bir prosedür. Şimdi çevre başlığı altında 300’e yakın yönerge var. Şu an biz %40 mertebelerinde uyumlaştırmış veya yansıtmış durumdayız mevzuat! Önümüzdeki süreçte ki, yapmış olduğumuz bir çalışma sonucunda ülkenin kapasitesi, gereklilikleri vs. nazara alınarak önümüzdeki 5 yıl içerisinde 2010 yılı itibariyle uyumlaştırmanın veya mevzuatın, AB müktesebatının yansıtılmasının tamamlanacağını düşünüyoruz. Bu çerçevede 83 yılında çıkmış olan bir çevre kanunumuz var. Tabi o kanun güncelliğini epeyce yitirdi. Revizyonu yapıldı şu an mecliste komisyonlardan geçti. Ümit ediyoruz 2006’dan önce bu kanun çıkmış olur. Tabi bu kanun çıktığı zaman çevre konusunda yaptırım gücü ilgili idarelerin daha güçlendirilmiş olacak. Yine 20’ye yakın yeni yönetmelik, her ne kadar şu an 65 direktif çalışılıyor bakanlıkta ama bazı direktifler birkaç yönetmelik çerçevesinde ele alınıyor. 1983-2003 arasında Bakanlık 10 civanda yönetmelik yayımladı. Son iki yılda 20’ye yakın yönetmelik yayımlandı. Önümüzdeki aylarda her birkaç ayda bir bakanlık tarafından yeni bir yönetmeliğin yayınlandığım göreceksiniz.

Şimdi projeler bazında olaya baktığımız zaman, önemli projelerden biri 2002 mali yardım programından temin edilmiş olan 16,7 milyon Avroluk katkı ile sek maliyetli çevre yatırım projelerinin planlanması. 10 Kasım 2003’te başladı, 10 Kasım 2005’te bu projenin kapanışını yaptık. Oldukça önemli ve Türkiye’nin müzakere sürecinde yatırımlarla ilgili yol haritasını veren bir proje.

Çok ülkeli programlar çerçevesinde. Ülkemizin denetimle ilgili yapısını güçlendirmek üzere Impel Projesi de birkaç gün önce tamamlandı. Diğer bir proje, Türkiye’de bölgesel çevre merkezinin (REC) kurulması. Ankara Ofisi sürekli bir kurum olarak çalışmalarına devam edecek. 2 milyon Avro ile kuruluşu yapıldı. Proje bittiği zaman merkez kapatılmış olmayacak, çalışmaları diğer kaynaklarla desteklenerek devam edecek. Doğa koruma ile ilgili 5,5 milyon Avroluk bir proje. Almanya Çevre Bakanlığı ile eşleştirme projesi tarzında yürütülüyor. Yine kurumsal yapılanma ve çevresel bilgiye erişim. Bu proje de hizmet alımı şeklinde yapıldı. Yürüyen bir projemiz. 2003 mali işbirliği çerçevesinde hava kalitesinin AB mevzuatına uyumlaştırılması. Bununla ilgili bazı yönetmelikler yayımlandı. Isınmadan kaynaklanan, endüstriyel kaynaklı hava kirliliği kontrolü, motorlu taşıtlar vs. Yine eşleştirmeyi Almanya Çevre Bakanlığı ile yapıyoruz. Türkiye’de atık tüketimi kapasitesinin geliştirilmesi, güçlendirilmesi 1,4 milyon Avro. Kimyasallar sektörünün AB mevzuatına uyumlaştırılması noktasında epey gerideyiz. Kimyasallar konusunda gerek etiketleme, gerekse kimyasalların tüketiciye sunulması ve kullanımdan sonra ambalajların bertarafı ile ilgili ihale tamamlandı. Önümüzdeki ay proje çalışmaları başlayacak. 2004 mali işbirliği çerçevesinde özel atık yönetimi ve gürültü alanında kapasite geliştirilmesi 1,6 milyon Avroluk bir proje Bu proje başlamak üzere. Marmara Havzası Çevre Master Planı ve Çevre Yatırım Stratejileri Projesi 8 av önce başladı. 18 aylık bir proje, 10 ay sonra tamamlanacak. Bu proje Avrupa Yatırım Bankası tarafından verilen 2. .1 milyon Avro ile yapılıyor. Avrupa Yatırım Bankası’nın her yıl yaklaşık 600-700 milyon Avroluk yatırım var Türkiye’de. Gediz Havzası projesi, İspanya hükümeti ile yapılıyor. İklim değişikliği projesi GEF, UNDP katkısı ile yürütülen 405 bin Avroluk bir proje. Sadece bizim bakanlığı ilgilendiren bir husus değil. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı. Ulaştırma Bakanlığı. Tarım Bakanlığı ve Sanayi ve Ticaret Bakanlığı. TÜBİTAK. Bütün bu katkıları koyduğumuz zaman belki 4-5 milyon Avroyu geçen bir rakama ulaşıyor harcamalar. Diğer bir proje Anadolu su havzaları projesi 45 milyon Avro. Bir kısmı Dünya Bankası’ndan 7 milyon $’ı GIT hibe katkısı ile bilhassa Karadeniz’e giden nütrientin azaltılmasıyla ilgili bir proje. Tarını Bakanlığı ile bizim bakanlığımız arasında yönetiliyor. Katı atık ara planı hazırlanması bakanlık bütçesinden finanse ediliyor ve diğer 50’ye yakın proje. Hollanda Matra programı, GEF projeleri. Life programı vs. Bunlar şuan yürüyen projeler. Diğer bir konu ise izleme. İzleme noktasında ülkemiz hakikaten zayıf. Sadece Akdeniz kıyıları ile ilgili izleme 1963’terı beri düzen-li yapılıyor. Karadeniz’de hemen hemen yoktu. Yani bizim 6.300 kilometre kıyımız var. Fakat doğru dürüst izleme yapıp da ortaya koyduğumuz datamız yoktu. Bu Türkiye’ye uluslararası platformda da çok kötü izlenim veriyordu. Son 2 senedir Karadeniz’de 63 noktadan yılda 2 kez numune alacak şekilde izleme programı başlattık. Prensip olarak bütün kıyıların sürekli izlenmesini devam ettireceğiz. Hava kalitesi ile ilgili, şu an 31 ilimizde 1 ve 2. derecede hava kirliliği olan illerimizde otomatik, online internet üzerinden de bilgileri sürekli yayınlanan istasyonlar hizmete girdi. Bunu 81’e tamamlayacağız. 40 ilimizde ihale yapıldı, ihale süreci devam ediyor. Tamamlandığı zaman 81 ilimizde de vatandaş internette SO2, toz kendi bölgesinde nedir onu görebilecek. Bilhassa katı atık ülkemize yakışmayan bir durumda.

Denizlere, nehirlere, arazilere gelişigüzel atılıyor. Katı atık projelerine bakanlık finansman desteği veriyor. Önümüzdeki günlerde muhtemelen 24-25 Kasım’da 200 belediyenin oluşturduğu 10 birliğin “Katı Atık Düzenli Depo” alanlarının temelini atacağız. Atık su arıtmaya da destek veriyoruz. Ama netice olarak bakanlığımızın pozisyonu burada koordinasyon yapan, düzenleme yapan bir bakanlık. Yatırımı yapacak olan mahalli idareler ve diğer kurumlar. Şimdi AB süreci dediğimiz zaman burada 4 tane önemli unsur var. Biri uyarlanmış müktesebat. Yatırımlar finansal olarak çok önemli. Yatırımları yapacak olan bizim bakanlığımız değil. Diğer bakanlıklar, mahalli idareler ve özel sektör. Yatırımları yaptırmanın önemli enstrümanı tabi iyi bir denetimdir. Bu iyi bir çevre kanunu iyi bir yönetmelikle olacak. Bunlar yeterli değil. İyi bir organizasyon gerekiyor Bakanlığımı yeniden yapılandırıyoruz. Diğer ülkelerde olduğu gibi Çevre Ajansı’na benzer denetimden sorumlu bağımsı bakanlık bünyesinde değil ama, bakanlığa bağlı kuruluş tarzında bir kuruluşun da taslak kanununu hazırladık. Bu kuruluşla, uygulamaların ve yaptırımların realize edilmesi açısından bakanlığı= güçlenmiş olacak. Yüksek maliyetli çevresel yatırımların (Kamu sektörü 50 milyar Avro, özel sektör 18 milyar Avro olmak üzere toplam 68 milyar Avro) planlaması iki yıl sürdü. Bunun takriben 30 milyar Avro ‘su 2014 yılına kadar, kalan kısmı 2024 yılına kadar dönemi kapsıyor. Yatırımların içinde en büyük pay içine suyu ve atık su gözüküyor. Bunun tamamı yeni yatırım değil. İçinde mevcut şebekelerin yenilenmesi de var. Mevcut şebekelerimizde kaçak oranı %50 mertebesinde. Katı atıkların toplanması, depolanması ve AB mevzu-atma uygun olarak bertaraf edilmesi için ayrılan pay 13 milyar Avro. 68 milyar Avro yatırım miktarı tabi büyük bir rakam. Ancak, bu yatırım miktarı GSMH’nın 0.007 sinin ayrılması ile karşılanabilir bir rakam. Yıllara göre GSMH’nın %5 büyüdüğü de ön görülürse bu Türkiye’nin altından kalkamayacağı gibi bir rakam değildir. Yatırımın büyük kısmı kamu bütçesinden harcanacak. AB’ den almayı ön-gördüğümüz hibe miktarı ise ortalama % 15 gibi. Burada bir hususa dikkatinizi çekmek istiyorum. Nüfusu 1 milyon ve üzerindeki kentlerimizde gelir gideri karşılamaktadır. Ancak 50 bin 100 bin nüfuslu kentlerimizde ise gelir gideri karşılamamaktadır. Bu sorunun çözümü için yeni yapılanmalara gitmek durumundayız. Su idarelerini birleştirerek il düzeyinde aynı organizasyonla su verdirmeliyiz. Türkiye’de 3225 belediye var. Bu sayıda organizasyonla işi yürütmek mümkün değildir. Fransa’da su ve kanalizasyon işinin %70’ini iki firma, İngiltere’de 10 kuruluş yapmaktadır. Dolayısı ile Türkiye’de de bu sayıyı azaltmalıyız. İl düzeyinde yaparsak 81 idare hatta illeri birleştirmek suretiyle daha az idareyle bu işi yapmak zorundayız. Geçiş sürelerine gelince. Hepsinde geçiş süresi olmamız gerekmiyor. 6-7 tanesinde geçiş süresi alabiliriz. 300 direktiften çoğunu ise tam üyelikten önce yapabiliriz. Bu yönde kurumlarla “entegre uyumlaştırma stratejisi” başlattık. Bu strateji çıktıktan sonra Türkiye durum belgesini, pozisyonunu AB’ye sunacak. Son olarak yatırımları kişi başına düşündüğümüzde, diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda yatırımlar kişi başına 900 Avro olarak çıkıyor. Diğer ülkelerde de durum bu mertebede. Türkiye kriz öncesi 2001 yılında yaptığı gibi GSMH’nın 0.007’si gibi bir fedakârlığı yapacak olursa, önümüzdeki 20 yıllık süreçte; AB mevzuatını yansıtması, kapasiteyi geliştirmesi ve uygulamaya koyması yönünden finansal yönden sıkıntı gözükmüyor. Ancak, kurumsal olarak karmaşık yapımızı yeniden düzenlememiz gerekiyor. Konuşmamı burada noktalıyorum. Teşekkür ederim.

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Hasan Bey’e teşekkür ediyorum. Verdiği bilgileri kaydettik. Kendisinin de söylediği gibi uyumlaştırma kadar uygulama da önemli. Ülkemizde uygulama yavaş gitmektedir. Onun için hızla yönetmeliklerin çıkması yetmiyor. Aynı zamanda uygulama-ya konması da gerekiyor. Ümit ediyoruz-ki, yeterli kaynak verilerek uygulamadaki açık kapatılır Ben sözü hemen Ganime Hanım’a bırakmak istiyorum.

Ganime Güzel: Teşekkür ederim sayın başkan. Değerli konuklar öncelikle size İller Bankası’nın yeni yapılanmasından kısaca bahsedip, AB içerisinde nasıl yer alacağı bilgisini vereceğim. İller Bankası 1933 yılında Belediyeler Bankası olarak kurulup, 1915 yılında iller Bankası’na dö­nüşmüş. Yaklaşık 3225 belediye iki ilçe. 81 il özel idaresi ve 16 büyük şehir belediyesi de dâhil olmak üzere toplam 3324 yerel yönetim birimine hizmet ver­mek amacıyla kurulmuş. İller Bankası bu yapılanma içinde yerel yönetimlerle iki ana grupta çalışmış. Birincisi mali destek, belediyelerin her türlü finansman ihtiya­cını kısa, orta ve uzun vadeli olarak temin etmek, genel bütçe ve diğer kaynak­lardan alınan mali desteklerin transferini sağlamaktır. Diğeri teknik destek. Harita, imar planı, jeoteknik, jeodezi etütleri, iç­me suyu, kanalizasyon, her türlü arıtma, katı atık deşarjı, jeotermal uygulamaları, belediye hizmet binaları, soğuk hava deposu, terminal ve peyzaj projeleri gibi çok geniş hizmet yellpazesinde bele­diyelerle ‘çalışmaktadır. Kendi yatırım planında yer alan belediye projelerine 10 yıla kadar uzun vadeli ve %9 faizli kredi temin ediyoruz. Yanı sıra belediyeleri yatıran planlarında yer alan yatı­rımlara da 5 yıl vadeli 9 faizli krediler temin ediyoruz. Yine bu kredilerin yanın­da belediyelere ekipman araç ve gereç alımlarında da faizle 3 yıl vadeli krediler sunuyoruz. Çevre koruma bilincinden hareketle özel olarak bankamızın belli bölgelere yönelik yürüttüğü projeler de söz konusu. Bu projeler kapsamında da ilgili belediyelere proje desteği ve hibe olarak mali yardım sağlamaktayız. Dış kredilerde AB’nin yanı sıra Abudabi fonu, Kuveyt fonu, Suudi fonu gibi, yaklaşık 13 belediyenin içinde olduğu Dün­ya Bankası’nın 213 milyon Avroluk kredinin de koordinasyonunu yürütmektedir. Sayın müsteşarımızın da belirttiği gibi yüksek maliyetli çevre yatırımlarının asıl faydalanıcısı Çevre ve Orman Bakanlığı olmakla birlikte, bu projeler kapsamında yer alan 6 yatırım paketinin hazırlanma­sında iller Bankası ana paydaşlardan biri olarak bilgi birikimini bu projelere yön­lendirdi. Tokat ve Nevşehir atık su arıtma tesisleri. Dilovası atık su arıtma tesisleri. Çanakkale ve Kuşadası katı atık yönetim sitemleri ve Karabük hava kirliliği proje paketleri oluştu. Bunlar içinden Çanakkale ve Kuşadası katı atık yönetim sistemleri 2005 yılı mali işbirliği programın­dan kabul görüp yatırım programında ‘Türkiye’nin ilk yatırım projeleri olma özelliğini kazandı. Çanakkale 16,6 mil­yon Ayrı), Kuşadası 20,2 milyon Avroluk ‘yönetim sistemi projeleri.

AB mali işbirliğinden kaynaklanan projelerin şu özelliği var. Maksimum %75’i için AB’den hibe sağlanıyor %25’i ise ulusal finansmanla es katkı olarak konuyor. Biz burada devreye girdik ve Çanakkale, Ku­şadası projelerinin bedelini ulusal fona koymaya söz verdik. Aynı zamanda iller Bankası bu projelerin proje yönetim biriminde de yer alacak.

DPT ile yürüttüğümüz projeler de var. AB hibe programı kapsamında özellikle yatırım projelerinde iki ana başlık söz ko­nusu. Müktesebata uyumlu projelerin koordinasyonunun AB genel sekreterliği ta­rafından yürütülmesi. Diğeri ise ekono­mik ve sosyal konulu projelerin ise DPT koordinasyonu ile yürütülmesi. Ekono­mik ve sosyal uyum kapsamında DPT içinde iki genel müdürlük bu işi üstleni­yor. Bölgesel Gelişme Genel Müdürlüğü, bölgesel kalkınma planlarının koordinas­yonunu yürütüyor. iller bankası bu ayak­ta da belediyelerle birlikte çalışıyor. Çankırı. Kastamonu, Sinop, Amasya, Çorum, Samsun, Tokat, Bayburt, Erzincan ve Er­zurum illerini kapsayan bir program. Bunlar bizim 18 bölgedeki teşkilatlarımız kanalıyla yürütülecek. Bu kapsamda 9 iç­me suyu, 13 kanalizasyon, 8 atık su arıt­ma, 2 katı atık, 1 dere ıslah ve çevre dü­zenleme 2 kolektör hattı, 1 kentsel dö­nüşüm ve çevre düzenleme ile 1 termal olmak üzere toplam 3 projenin teklif halinde sunulmasında belediyelerimize yardımcı olduk. Bu projeler merkezi fi­nans ve ihale kuruluna iletilerek ihaleye çıkıldı.

DPT’nin bölgesel kalkınma programına diğer bölge müdürlüklerimiz de ihaleler başladıkça her türlü desteği verecektir. Bir de daha büyük ölçekli projelerin gün­deme geldiği mali işbirliği programı var. Bu fon yine DPT bünyesinde AB Genel müdürlüğü tarafından yürütülüyor. İller Bankası, Çevre ve Orman Bakanlığı bün­yesinde hazırlanan yatırımları öncelikler açısından bir dizi format içerisinde DPT’ye sundu. Yapılan ön değerlendirmenin, ardından Amasya, Bitlis, Kütahya. Kayseri, Balıkesir ve Çorum illerini 2006 yılı mali işbirliği fonundan kullanılmak üzere projelerinin fizibilitelerinin ve ÇED raporlarının hazırlanması için ihaleye çıkıl­dı. İller bankası da yürütücüsü. Çevre ve Orman Bakanlığı olmakla birlikte bu iha­lelerin ihale komisyonunda yer alarak çalışmalara katkıda bulunmaktadır. AB Ko­misyonu, Türkiye, Hırvatistan ve potansiyel üye olabilecek Balkan ülkelerine ka­tılım öncesi yatırım adı altında yeni bir fon taslağı hazırlıyor. Bu taslak içinde özellikle yatırım programlarına ek olarak, yatırım projelerinin yapılması için bazı kurum tanımlar izleme işlerinin yapıl­ması için kurum tanımları, fizibilitelerinin hazırlanması için kurum tanımlamaları içeriyor. İller Bankası da bu süreçte yeniden yapılanma ile farklı rol üstlenmesi bek­lemektedir. Ayrıca DPT’nin 2006-2008 için yayınladığı yatırım genelgesinde İller Bankası’nın dış kaynaklı kredilerle ilgili olarak farklı bir boyuta taşımayı öngörmektedir. Bu yarının genelgesinde atfedi­len cümle& AB fonlar] dahil finansman kullanımı olan projeler- Büyük Şehir Belediyeleri hariç- iller Bankası kanalıyla teklif edilecek ve DPT Müsteşarlığı tarafından uygun görülenler iller Bankası yatırım programında yer alacaktır denilmekte. Böylelikle AB dahil olmak üzere tüm dış kaynaklı projelerin iller Bankası aracılığı ile sağlanması söz konusu. Yine DPT’nin aynı dönemde yayınlamış olduğu orta vadeli planda da iller Bankası’nın yeniden yapılandırılmasına atıfla: İller Bankası günün koşullarına uygun olarak yeniden yapılandırılacaktır, finansman yapısı, insan kaynakları vb. kurumsal kapasitesi geliştirilecektir. Yerel yönetimlerin AB kaynaklarını ve diğer uluslararası kaynakları kullanabilmesi amacıyla bankanın teknik ve mali destek vermesi sağlanacaktır” denilmektedir Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı olan iller Bankası AB tarama ve müzakere sürecinde ilgili olduğu konularda bakanlıklara müktesebatla destek verecektir, özellikle çevre, bölgesel politika ve yapısal araçların koordinasyonu, enerji ve mali hizmetler konularında Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na destek verecektir. Bu çalışmalar çerçevesinde banka kentli içinde yeni yapılanmaya giderek AB ve dış ilişkiler grubu oluşturdu. Bu grup belediyelere ulaşmada diğer kurum ve kuruluşlara da yardımcı olacak. Konuşmamı teşekkür ederek bitiriyorum.

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: iller Ban-kası bugüne kadar ülkemize çok hizmetler vermiştir. Tabi bugün için İstanbul, Ankara, İzmir gibi kentlerimizin büyükşehir belediyelerinin iller Bankası’na ihyacı yoktur. Ama unutulmaması gereken çok sayıda küçük belediye bulunmaktadır. Posok vardır, Ortaköy vardır. Uzunköprü vardır. Bunların gelecekte de iller Bankası’na ihtiyacı olacaktır. Banka yetkilileri bu hususu göz ardı etmemelidir. Bankanın yeniden yapılanması bende gelecekle ilgili iyimser bir kanaat oluşturdu. İstanbul’da AB ile ilgili çevre konularında ne yapıyoruz diye sözü İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Geliştirme Daire Başkanı Mahmut Sümen’e vermek istiyorum

Mahmut Sümen: Teşekkür ederim sayın başkan. Sayın başbakanımızın da söylediği gibi bugün İstanbul finans merkezi olmaya doğru gidiyor. Bu noktada bizim de bazı yükümlülüklerimiz ortaya çıktı. Bunlar nedir? İstanbul’u bu hedefe yaraşır bir şehir haline getirmek. Bunun için öncelikle çevre önem kazanıyor. Çevreyi hem kısıtlı doğal kaynaklara korunması, hem de temiz ve sağlıklı çevrenin gelecek kuşaklara da hakkı olduğu gerçeğinden hareketle korumalıyız. Çünkü insan hakları içinde insanların sürdürülebilir çevre içinde yaşama hakkını da sağlamak zorundayız. 6 Haziran Dünya Çevre Günü’nde merkezi San Francisko’da olan Dünya Çevre örgütü ile 7 maddelik bir anlaşma imzaladık. Bunun içindeki konular, enerji atıkların azaltılması, kentsel tasarım, kentsel doğa, ulaşım, çevre sağlığı, su. Neden? İnsan hakları açısından, sağlıklı çevrede yaşamak hakkı için. Orada bir toplantıda konuşmacı çevrecilerden biri: “Mr. Bush hala en büyük tehlikenin terör olduğunu sanıyor. Hâlbuki en büyük tehlike çevre felaketidir. Bunu bir türlü anlatamadık” dedi. Orada bulunan yerel yönetim temsilcileri kendi ülkelerindeki sorunlarından bahsettiler, Yağmur ormanlarının azalmasından vb.  Biz de İstanbul hakkında bilgiler verdik, 13.000 ton günlük çöp atık miktarımızı boğazlardan yılda geçen 60.000 gemi sayısını, günde trafiğe çıkan 400 araç sayısını söyledik. Deprem riskini anlattık. Bize dediler ki sizin söylediklerinizden sonra bizim problemlerimiz çok küçük kaldı. Biz meğer sevinmeliymişiz dediler Biz ne yapmalıyız? Katı atıkların yönetimi açısından. Katı atıkların içinde %15’i ambalaj atığı. AB normlarına göre kirleten öder. Dolayısı ile ambalaj üreticilerinin satıcıların geri kazanım ve dönüşüm sürecine dahil olmaları, belediyenin koordinatörlüğünde lisanslı toplama ve geri kazanım firmaları olması gerekiyor. Ayni şekilde pil atıkları için de geçerli. Ağır metaller içinde geçerli bu söylediklerim. Bugün İstanbul’un en büyük sorunu sanayi atıkları için tesisinin olmaması, daha doğru dürüst bir envanterinin olmamasıdır. Biz şimdi bu çalışmayı yapıyoruz. Sanayi tesisine ruhsat verirken, atığını miktar olarak ve nasıl bertaraf edeceğini bize bildirmesini sağlamaya çalışıyoruz. Üç ayrı ÇED çalışması yapıyoruz. Bakanlığın uygun gördüğünü gerçekleştirerek İstanbul’a endüstriyel ve tehlikeli atık depolama ve bertaraf tesisini kazandıracağız. ikinci husus olarak ambalaj atıklarının kaynağında toplanması hususu var. Bakın şu anda bir sektör gelişmiş İstanbul’a etmiş fakir fukara çöp toplayıcıları var. Bunlar atığı toplayıp ucuz fiyata hurdacılara satıyor. Toplayıcılar çöp konteynırlarını elleriyle kurcalıyor. Her türlü hastalığa maruz kalıyorlar. 1 milyon sarılık hastası olduğunu biliyoruz bunlar arasında. Dolayısı ile halkımızı atığı kaynağında ayrıştırılması konularında bilgilendirmeye çalışıyoruz. Belediye iştiraki İSTAÇ ile çalışmalara yapıyoruz. Ambalaj atıklarının kaynağında lisanslı kuruluşlar tarafın toplanması için ilçe belediyelerimizle işbirliği yapıyoruz. Evlerde ayrı torbalara konmuş atıkları belirli günlerde lisanslı kuruluşlar tarafından toplanır hale getireceğiz. Lisanslı firma topladığı atıkları kurduğu tesiste depolayacak, geri kazanacak. Ayrıca çöp artığından kompost yapıp gübre olarak faydalanmak istiyoruz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSTAÇ ve Sabancı üniversitesi bu konuda bir proje başlattık, iki yıl bu konuda araştırma yaparak karışımların toprak üzerindeki etkilerini takip edeceğiz, AB’nin iki umdesi var. Bir serbest dolaşım, iki serbest rekabet. Sunu diyorlar biz maliyetlerimize ekonomik ve sosyal maliyetler yanı sıra çevre unsurunu da ekliyoruz. Çevre yatırımını yapıyoruz: Ama siz bunu maliyetlerinize koymuyorsunuz. Dolayısı ile serbest rekabet olmuyor. Üye olmak istiyorsan bu maliyeti koyman lazım, yatırımını yapman lazım. Kaynakları kullanırken. Enerji, su vb. daha dikkatli olacağız. Atık maliyetini ödediğimizde daha dikkat edeceğiz. Atık değerlendirmeyi az enerji tüketmeyi yalıtımı, atık su parasını da ödediğimiz için az su kullanmayı. geri dönüşümlü, az maliyetli ambalaj üretmeyi öğreneceğiz.

Deprem felaketi sonucu oluşacak çevre kirliliği ile nasıl bas edeceğiz? Onun için araştırıyor çözümler düşünüyoruz. Çevre konusunda halkımızın bilinçlendirilmesi lazım. Bakanlık mecburiyetleri koyuyor biz de gönlümüzü bu ise koyduk. Birleştirerek bu konuların üstesinden geleceğiz. Tek basına sorunların altından kalkamayız. Bunun için birlikte hareket etmeliyiz. Teşekkür ederim

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Mahmut Be sorumlu bir kişi olarak büyük dertlerden bahsetti. 13 milyonluk nüfusuyla İstanbul Türkiye’ye is imkanı sağlayan, aynı zamanda da çok büyük soruların yaşandığı bir kent. Berlin 6 milyon nüfusa göre planlanırken kişi basına su tüketim miktarı 250 litre olarak düşünülmüş. Ancak halk gelinen çevre bilinciyle 170 litre kullanmış. Bugün ise kullanım miktarı 100 litre. Tabi İstanbul için gelecekte 20-30 milyon nüfus öngörülüyor. Onun için çok çalışılmalı. Sözü fazla uzatmayayım. Simdi İSKİ İşletmeler Genel Müdür Yardımcısı Nail Mermutlu sunum yapacak.

Raif Mermutlu: Sayın başkan ve değerli katılımcıları saygı ile selamlıyorum. Bu arada Su ve Çevre Dergisi’ne de düzenlediği için teşekkür ediyorum… Biz uygulamacı kuruluş olarak neler yaptık, neler yapacağız. Ben bunları anlatacağım. İstanbul Türkiye nüfusunun %20’sine sahip bir ilimiz. İlimiz AB’nin neresinde? İSKİ’nin görevleri nelerdir? Bildiğiniz gibi içme ve kullanma suyunu temin etmek. Kullanılan suyu uzaklaştırmak, su kaynaklarını korumak ve dereleri ıslah etmek. Size İSKİ’nin son 11 yıldır gerçekleştirdiği yatırımları anlatacağım. İstatistiklere bakarsak, 11,2 milyon nüfusa. 3,6 Milyon aboneye hizmet veriyoruz. Su şebekesi 12.416 km, kanal şebekesi 9.586 kilometre, su kaynaklarının kapasitesi 1.170.000.000 metreküp/yıl şehre verilen su 2.000.000 metreküp/gün, 2006 bütçesi 1.730.000.000 YTL. Yatırıma ayrılan kısmı 1.050.000.000 YTL. İstanbul’un nüfusunu Avrupa’daki şehirler demiyorum, ülkeler ile mukayese ettiğimizde: Yunanistan Avusturya, Bulgaristan, Beyaz Rusya, Yugoslavya, Belçika, Çek Cumhuriyeti, Portekiz, Macaristan, İsveç gibi 10 ülkeden daha fazla. İsviçre ve Slovakya’nın toplam nüfusu kadar, Danimarka ve Finlandiya’nın toplam nüfusundan fazla, Norveç, Moldovya ve Hırvatistan’ın toplamına yakın, Bosna Hersek, Litvanya, İrlanda’nın toplam nüfusu kadar. Arnavutluk, Letonya, Makedonya, Slovenya, Lüksemburg’un da toplam nüfusundan fazla. Hizmet alanımız 1976 kilometrekare iken 5216 sayılı kanunla 6504 kilometrekareye ulaşılmıştır. Yıllara göre yatırım durumunu 2005 fiyatlarıyla yansıttık. 11 yılda gerçekleşen yatırım tutan 5.4 milyar YTL’dir. İstanbul’a yılda 700.000.000 metreküp civarında temiz su veriyoruz. Su ihtiyacı olacak nüfusu 2040 yılında 15,5 milyon olarak hedefliyoruz. Bunun üstünde bir nüfusun İstanbul’da yaşamasının çok zor olacağım düşünüyoruz. Paralelinde 3,8 milyon metreküp günlük su ihtiyacı ortaya çıkıyor. Suyun kesintisiz olarak sağlıklı bir şekilde musluktan akabilmesi için altı halka var. Su kaynaklarınız, barajlarınız, rezervuarlarınız yeterli hacimde olacak. Ana isale hatlarını/ yeterli çapta olacak. Arıtma tesisleriniz yeterli kapasite ve kalitede olacak. Depolarınız yeterli kapasitede olacak ye yine şehir şebeke hatlarınız yeterli kapasitede olacak. Zincirin bir halkası kopuksa evinizde su akmaz.

1994-2005 arasında yapılan isme suyu yatırımları: 9 adet baraj ve regülatör, 4 adet yeni içme suyu arıtma tesisi, 5 adet içme suyu arıtma tesisi yenileme ve kapasite artırımı, 55 adet su deposu, 63 adet pompa istasyonu, 655 kilometre içme suyu kale hattı, 6954 kilometre içme suyu şebeke borusu, içme suyu kaynaklarının kapasitesi 1994 yılında 590 milyon iken 1170 milyona yükseltilmiştir. Arıtma tesisinin kapasitesi 1 milyon 78 bin metreküp/gün’den 3 milyon 558 bin metreküp/gün’e yükseltilmiştir. İsale hattının uzunluğu 226 kilometreden 882 kilometreye, pompa istasyonlarının kurulu gücü 59 bin kilowattan 246 bin kilowata, su depolarının kapasitesi 163 bin metreküpten 967 bin metreküpe, şebeke borularının uzunluğu da 5.957 kilometreden 12.416 kilometreye yükseltilmiştir, içme suyu arıtma tesislerinin yerleri: Ömerli. Elmalı. Kağıthane, İkitelli. Büyükçekmece olmak üzere beş noktadadır. İçme suyu arıtma tesislerimizden şebekeye verilen su her gün örnekler alınmak suretiyle kimyasal, fiziksel ve bakteriyolojik yönden incelenmektedir. İçme suyumuz Dünya Sağlık Teşkilatı, AB, ABD Çevre Koruma Ajansı ve TSE standartlarına uygun olarak şebekeye verilmektedir. Ayrıca suyumuz Sağlık Bakanlığı insani tüketim amaçlı sular hakkındaki AB uyumlu yönetmeliğinin limitlerini de karşılamaktadır.

İkinci görevimiz; Atık suların toplanması arıtılması ve uzaklaştırılması. Son 11 yıl içinde 5 adet ön arıtma tesisi, 6 adet biyolojik arıtma tesisi, 17 adet atık su terfi merkezi, 52 kilometre tünel, 280 kilometre kolektör, 399 kilometre ana toplayıcı gerçekleştirilmiştir, 2005 ortalaması 2 milyon 161 bin metreküp su arıtmaktayız günde. Tuzla, Kadıköy, Üsküdar Küçüksu, Paşaköy, Paşabahçe planlanmış durumda. Baltalimanı, Yenikapı, Ataköy planlanıyor. İhale aşamasında. Küçükçekmece. Bahçeşehir, Büyükçekmece aksiyon. Ambarlı plan safhasında. Terkos çalışıyor. Küçükçekmece çevre koruma projesi özel önem arz ediyor. Bölgenin doğu sahillerinde atık su deşarjı kesilmiş durumda. Batı yakası ihale ve inşaat aşamasında. Kanallarda kazı yapmadan mikrotünel teknolojisi kullanıyoruz. Planlanan çevre yatırımlanmadan Ataköy biyolojik arıtma tesisi ihale aşamasında. Ambarlı biyolojik arıtma tesisimiz ihale aşamasında. Paşabahçe’de ön arıtma tesisi planlıyoruz. Haliç çevre koruma projesinden kısaca söz etmek istiyorum. On yıl önce Haliç çok kötü durumdaydı. İSKİ ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir çalışma yaptı. Öncelikle kuzey ye güney-den atık suların Haliç’e girmesi engellendi. Bunlar Yenikapı ve Baltalimanı arıtma tesislerine alındı. Kolektörler vasıtasıyla. Zaman içinde Haliç’in tabanında birikmiş 4 metrelik çamur kazınarak dışarıya alındı. Haliç için belediyemiz 1-3 milyon dolar. İSKİ 180 milyon dolarlık yatırım yapmıştır. Toplam 653 milyon dolar. Su anda Haliç’teki oksijen miktarı doyma noktasındadır. Dere ıslah çalışmalarımız devam etmekte. 68 adet dere bulunmakta. Uzunlukları yaklaşık 600 kilometre. 131iyukse¬bir Belediyesi’nin İSKİ’yi görevlendirmesi ile dereler ıslah edilmekte. Kolektörler döşenmektedir. Kanalların ve kolektörlerin temizliğini yapıyoruz. Tünellerde temizlik için akıllı robot kullanıyoruz. Kanallardaki tıkanmayı kameralı robot ile tespit edip içeriye basınçlı su veriyor, deşarjı topluyor, süzülen suyu tekrar basınçla içeriye veriyor, kalan katı atığı ise toplama merkezine yönlendiriyoruz. Son olarak havzaları koruma görevimizden bahsedeyim. Ayda bir uydudan görüntüler alıyoruz ve üç ay öncekilerle çakıştırıyoruz. Farklılık gördüğümüzde yeni yapıları yerinde tespit ediyoruz. Dolayısı ile bundan sonra kimsenin kaçak yapı sansı yok. Tespit ettiğimizi derhal yıkıyoruz. Son olarak su ve atık su kriterlerinde AB’nin üzerinde olduğumuzu söyleyebilirim. Sadece çamur için bir-bir buçuk yıla ihtiyacımız var. Bu konuda da çalışmalanmız sürüyor. Teşekkür ederim.

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Raif Beye verdiği kapsamlı bilgiler için teşekkür ediyoruz. Bu ana kadar kamu yetkililerini dinledik. -şimdi bir de işin uygulamacı yönüne bakalım. Almanya’da bugün bir milyonun üzerinde insan çevre ile ilgili yatırımlarda çalışıyor. Çevre sektörü ciddi bir is alanı ve istihdam alanı. Simdi sözü Uğur Dinçer’e veriyorum. Sayın Uğur Dinçer Sistem Yapı Yönetim Kurulu Başkanı.

Uğur Dinçer: Önce çevre sorununu çok kısa tanımladıktan sonra, çevre sektörünü tarif etmemiz gerekiyor. Yoksa sade atık yönetimi yapan bir sektör olarak görürsek çevre sektörünü bu dar bir görüş olur. Biliyorsunuz dünya denen bir kürede. Fanusta yaşıyoruz. Bu fanusu kaplayan da atmosfer içim.. kapalı bir sistem Bu kapalı ortam içinde muhteşem bir denge var. Doğal denge. Doğal dengeyi ne kadar bozarsak, o kadar hayatımızın sonunu getiriyoruz. Çevre sektörü işte doğal dengenin korunmasını ve sürdürülebilir şekilde kullanılmasını sağlayacak konudur. Bunu yapacak sektöre de çevre sektörü diyoruz. Dolayısı ile çok geniş bir sektör.

Bu dengeyi siz yüzde bir yüzde bir bozuyorum derseniz, 15’lere çıktığın da bitiyor zaten. Tamamen %100 yok etmenize gerek yok. Onun için ciddi bir tehlike söz konusu. Kendimizi yok ediyoruz dediğimiz zaman bunu anlamamız lazım. Ali Çevreye yaklaşırken bu kapsamda yaklaşıyor. Dolayısı ile biz de Sayın Sarıkaya’nın söylediği gibi mevzuat tartışma içerik tartışması yapamıyoruz. .AB ne söylüyorsa onu kabul edeceğiz. Bir süre içinde kabul edeceğiz. Ali 6. Çevre Eylem Planı var. 2000’de başladı, 2010’da bitecek. 4 ana başlıktan oluşuyor 1. madde iklim değişikliği, 2. madde doğal ve vahşi hayatı koruma ki çok önemli maddelerden biridir, 3. madde çevresel etkilerin insan sağlığı üzerindeki sonuçları 4. madde ise doğal kaynakların korunması Ve atık yönetimi. Çevre sektörü bu 4 maddeden oluşan, dünyada en çok gelişmekte olan sektörlerden biridir. Bunun içinde mikrobiyoloji var, yenilenebilir enerjinin kullanımı var. Dolayısıyla bilişim sektöründen sonra veya eşdeğer en önemli sektör. Dolayısıyla ne kadarı Türkiye’de var onu da anlatmamız lazım. Şimdi birincisi, hayati bir konu; sera etkisi. İklim biliyorsunuz göz ardı edilecek bir konu değil. Yani sera etkisini mutlaka durdurmamız gerekiyor. Kyoto-Protokolü bunu dünyada sağlayacak bir sözleşme. Karbondioksiti ne ile azaltacaksınız? Yenilenebilir enerji yani güneş enerjisi. rüzgar enerjisi ya da bio enerji. Tarımsal olarak ürettiğinizi yakıt olarak kullanıyorsunuz. Buradan ürettiğiniz karbondioksit bitkiler tarafından absorbe ediliyor. Yani biz bu karbondioksit ile atmosferde sera etkisi yaratmıyoruz. Dünyada dev gibi gelişen bu sektörde Türkiye maalesef uygulamada bile, olanları takip etmekte bile son derece geri. Bunun farkına varalım. Doğal ve vahşisi hayatı korunması konusuna girmeyeceğini. Hayvan koruma dernekleri gibi sivil toplum örgütleri düzeyinde bir çalışmamız var. Bu da ciddi bir sektördür. Çevresel değişimlerin insan sağlığına etkileri. Çeşitli kimyasalların, tarımda kullandığınız her türlü kimyasalların insan sağlığına etkileri başlı başına bir olay. Türkiye’de sıfır düzeyinde. Sonuncu madde doğal kaynakların yok edilmeyecek şekilde kullanılması ve atık yönetimi. Biz önce bu konularda bir miktar uğraşabiliyoruz. Dünyadaki kaynakların bir kısmı kendi kendisini yenileyen kaynaklardır. Mesela orman su anda yakıt olarak kullanıyoruz. Kesip yeniden ekiyoruz. Bir plan içerisinde olması kaydı ile kendisini yenileyebiliyor. Ama bir de fosil enerji var. Fosil enerjiyi yenileyemiyorsunuz. Bu doğal kaynağın telafi edilemeyen kullanımları var. Bir de telafi edilebilen kullanımlar var. Şimdi biz telafi edilebilen kullanımları arttırarak, sürdürülebilir kalkınmayı başarabiliriz. Ayrıca, değerli metaller dünyada sınırlıdır. Diyelim ki 150 sene sonra dünyada alüminyum kalmayabilir. Herhangi bir diğer maden de kalmayabilir. Bunlar organik şeyler değiller. Demek ki bunları da yok edemeyiz. Çöp haline getiremeyiz. Geri dönüşüm son derece önemli. Çünkü dünyada bunların sonsuz kaynağı yok. Bu da bir teknolojidir. Çok yavaş da olsa Türkiye’ye girmeye başladı. Geri kazanım teknolojileri dünyada hızla gelişiyor ama Türkiye’de daha emekleme durumundadır. Biz nerede varız? Atık yönetimi dendiğinde, dünyada insanlar için önemli üç unsur var. Hava, su, toprak. Bu üç unsuru katı atıklarla, gazlarla, sıvı atıklarla biz kirletiyoruz. Bunlarla ilgili bizim bir miktar teknolojimiz var. Bu teknoloji gelişiyor. Daha da ileri gitmesi kızım. Katı atıkları azaltmalıyız. Hayat kalitemizi artırırken atıkları arttırarak değil de, azaltan bir kalite anlayışını uygulamalıyız ki bu da bir teknolojidir. Atıkları artırıp sonra da bunları bertaraf için uğraşırsak bu son derece maliyetli bir iştir. Dünyadaki prensip, atıkları azaltacak teknolojileri geliştirmek. Burada da yokuz. AB ile beraber bizim imkânlarımız ne oluyor? Türkiye’de biz kaynak bekliyoruz. Kaynak olmadığı için bu yatırımlar senelerdir bekliyor. AB olmasa da biz bunları yapardık. Ama. AB bize baskı yapıyor bir miktar da para veriyor. Ben bu paranın bu kadar az olduğunu tahmin etmiyordum, duyunca sükûtu hayale uğradım. Yunanistan’a, Portekiz’e, İspanya’ya bunun üzerinde paralar verildi.

Şu çelişki çıkıyor ortaya. Dünyada yaşayan 6 milyar insanın % 6-7’si Avrupa’da, % 3-5 i Japonya’da yaşıyor. Bu iki bölge çevre konusunda titiz davranıyor. Ki ABD Kyoto protokolünü imzalamadı. Yani biz çevre konusunda fedakârlık yapan % 10 nüfusun içine katılıyoruz. İyi bir şey. Fakat bunun parası bizde yok. %10’un içinde olmalı mıyız? Yani siz zenginsiniz biz fakiriz, dünyayı kurtarmak için biz fazla uğraşmasak. Çünkü. atmosferi kurtarmaya çalıştığımız zaman bütün dünya için kurtarmaya çalışıyoruz. Atıkları denize atmayacaksak bunu Akdeniz, Karadeniz için yapıyoruz. Orada hiç katkısı olmayan ülkeler de var. Peki, biz bu parayı nereden bulacağız? Yani zengin olmadan %10’luk zenginler kategorisine katılan ülke bunu nasıl çözecek. Devlet kaynakları ile bu is uzayabilir. O zaman yeni modamıza uyup özelleştireceğiz. Özel yapıma gireceğiz. PPP diye bir şey var. Private Puplic Panicipation. Yani özel sektörle kamu sektörünün işbirliği yapması. Devlet kaynaklarında olmayan yatırımı, su anda dünyada para çok biliyorsunuz, yatırım yapacak yer arıyor. Bunları biz bu şekilde kullanarak devletimize yük olmadan yapabiliriz. Bununla ilgili mevzuat eksiklikleri var. Türkiye’ye güven olmadığı için bu krediler gelmiyordu. Devlet güvencesi isteniyordu. Ama su anda okuyoruz, biliyoruz. Artık devlet garantisi olmadan da Türkiye’ye krediler geliyor. Bunlar gelirse bu işler hızlı yapılabilir. Özel sektör bu konularda yeteri kadar girişimci olabilir. Bunlar tabi ki yapımı ve işletmeyi içeriyor. Yapılan her yatırımda, yatırımcı aynı zamanda işletmeci de olacağından pahalı bir yatırım yapmaz.

Amortisman değerini göz önüne alır. İşletme maliyeti düşük yatırımlar yapar. Böyle bir yatırım, şu gün için ihale ile kıran kırana yapılan bir yatırımdan nerden baksan %25 daha ucuza çıkar. Su anda biliyorsunuz Almanya dünyanın üçüncü büyük ekonomisi olmasına rağmen, ekonomisi çok kötü. AB kriterlerine göre, Gayri Safi Milli Hasılasının fazla borçlanma hakkı olmadığı halde, %4,5 borçlanıyor. Su anda okullarını bile PPP ile yani, özel sektör kamu sektörü ortaklığı ile yapıyor. Demek ki bu kolay bir yöntem. Uygulanabilir bir finansman modeli. Bununla ilgili mevzuat beraber çıkarılırsa, belki biz bu düşündüğümüz sürelerden bile önce yatırımları yapabiliriz. Tekrar hatırlatıyorum. Bu sadece atık yönetimi kısmıdır. Ama çevre sektörünün diğer kısımlarında çok çok çok gerideyiz, Ama farkında bile değiliz. Çok teşekkürler.

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Uğur Beye teşekkür ediyorum. Çevre konusunda hakikaten çok önemli kararlar almamız lazım. Hepsini kamu sektöründen beklemememiz lazım. Simdi, bilimsel kuruluş larda AB ile ilişkilere nasıl bakılıyor? Araştırma bazında neler yapılıyor? Uygulamaya yönelik neler yapılıyor? Erdem Bey bunları anlatacak. Üniversitenin içinde bulunan Teknokent’te hem hoca olarak, hem de uygulayıcı olarak çalışıyor. İTÜ İnşaat Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümünde Doçent. Bir süre de TUBİTAK MAM’da çevre araştırmaları ve uygulamaları biriminde sorumlu olarak görev almıştır.

Doç. Dr. Erdem Görgün: Sayın Başkan. Sayın Müsteşarım, Değerli Konuklar, hepinizi ben de saygıyla selamlıyorum. İTÜ içerisinde kurulu bir teknokentte problem çözümüne dönük araştırma projelerini yapmak üzere bir şirket kurduk. Üniversitelerin AB çevre sektörü ilişkisi içerisinde, uyum süreci içerisinde nasıl bir rolü olmasına ilişkin düşüncelerimizi iletmek istiyorum. Sayın müsteşarımın söylediği gibi yüksek maliyetli çevre yatırımlarının projesi bizim AB’ye girerken ne kadar bir maliyet ile karşı karşıya kalacağımızı ve bunu nasıl planlayacağımızı ortaya koymak üzere yapıldı. Bu projenin sonucunda endüstrinin yaklaşık 18-20 milyar Avro, kamu sektörünün de yaklaşık 50 milyar Avro harcaması gerektiği ortaya çıktı. Toplam 70 milyar Avroluk bir yatırımı 10-15 yıl içerisinde yapmak zorundayız. Bu projenin endüstriyel kirlenme kontrolü tarafında çok yoğun olarak çalışmış bir araştırmacı olarak sunu çok iyi biliyorum ki, endüstrinin bu 20 milyar Avro’yu ödemede çok ciddi sıkıntıları olacak. Kamu sektörünün de 50 milyar Avroyu nasıl bulacağı konusu da son derece önemli bir husustur. Sayın müsteşarımız bir takım fedakarlıklardan bahsetti. Gayri safi milli hasılanın belli bir oranını bizim yeniden çevre yatırımlarına aktarmamız gerektiğinden bahsetti. Simdi burada önemli bir bütçe, önemli bir yatırım karşımıza çıkıyor. 70 milyar Avro bu ülke için son derece önemli bir paradır. Biz birkaç milyar dolar için IMF’nin kapısında aylarca beklemiş bir ülkenin vatandaşlarıyız. Dolayısıyla 70 milyar Avro’yu duyan yabancı şirketler, gerek yarının açısından, gerekse de işin planlanması yani mühendislik açısından danışman firmalar, müteahhit firmalar yurtdışından özellikle Avrupa’dan buraya geliyorlar. Uğur Bey’in söylediği birçok söze katılıyorum. Kaldığı yerden devam ediyorum konuşmama ama sayın müsteşarınızın söylediği %15 oranında sükutu hayale uğradığını söyledi. Ben doğrusu bunun %5 mertebesini aşmayacağını tahmin ediyordum.%15’i duyunca ben ise çok sevindim. AB bize bu 7O milyarını 15’ini verirse hakikaten bu çok büyük mutluluk olabilir bizim için. O zaman ne yapacağız? Maliyetleri mutlaka aşağıya çekmemiz lazım. Biz yaptığımız bir araştırmada bugüne kadar yabancılar tarafından Türkiye’de yapılan arıtma tesislerinin maliyetlerinin Türk müteahhitleri tarafından yapılan arıtma tesislerin maliyetlerinden neredeyse iki kat fazla olduğunu gördük. Yani belki de yabancı şirketlere 70 değil 140 milyar Avro vermek zorunda kalacağız. O zaman biz bu maliyetleri nasıl düşüreceğiz. Maliyetler bilgi ile düşürülür. Bilgisi olan kaynağını iyi yönetir. Bilgisi olmayan kaynağını çarçur eder. Gelişmiş ülkelere baktığımızda çevre konusunda yatırım maliyetlerinin çok yüksek, israfın da çok düşük olduğunu görüyoruz. Kendimize veya gelişmekte olan ülkelere bakıyoruz. Yatırımlar çok düşük. 3225 belediyenin 100 tanesinde arıtma tesisi var ve çoğunda düzenli depolama alanı yok. Yatırım yok. Ama israf korkunç boyutta. Sularımızı harcıyoruz geri kazanılabilir kaynaklarımızı harcıyoruz. Para çok! Arıtma tesisini 100 liraya, yaptıracakken 200 liraya yaptırıyoruz. Belediyeler bir şekilde bu paraları gözden çıkarıyorlar. Mersin Belediyesi daha önce durdurulan atık su arama ihalesinin 150 milyon Avro civarında telaffuz edildiğini biliyorum. 150 milyon Avro. 500 bin kişilik bir şehrin arıtma tesisi değildir. Ama biz o parayı yatıracaktık ihale durdurulmasaydı.

Bilgi varsa o zaman maliyetlerinizi kısabilirsiniz ve projenizi yönetebilirsiniz. Bilgi nerede olmalı? Bilgi bilimsel kuruluşlarda da var. Niye böyle söylüyorum? Çünkü bir tek biz biliyoruz havasına bürünmek istemiyorum. Buna bürünen çok bürokrat var. Biz üniversite olarak, araştırma camiası olarak TÜBİTAK olarak ne zaman bir bürokratın kapısını çalsak. bazıları -biz bunu biliyoruz kardeşim. Siz gidin üniversitenizde araştırmalarınıza geri dönün. Bizim isimize de fazla karışmayım. Biz biliyoruz bu hocaları! kimler olduğunu- filan gibi bir tavır içine giriyorlar. Biz bunun büyük bir haksızlık olduğunu düşünüyoruz. Bu tavır hakikaten gelişmekte olan ülkelere özgü bir tavır. Şu anda Çevre ve Orman Bakanlığı tarihinin belki de en büyük atağını yapıyor. Hocam diye söylemiyorum kesinlikle. Zaten sizler de biliyorsunuz gerçekten Çevre ve Orman Bakanlığı’nda belki de AB sürecinin etkisi ile müthiş bir atılım var ve biz ne zaman bakanlığa gidiyorsak ki biz gitmeden onlar bizi çağırıyorlar ve mutlaka kapılarını sonuna kadar açıyorlar, Bir örneğini de vereyim. Türkiye’de balık çiftliklerinin çevresel yönetimi ve dip tarama çamurlarının çevresel yönetimi konusunda hararetle bizden yardım istiyorlar. Proje bekliyorlar. Neden? Çünkü Çevre ve Orman Bakanlığı’nın personelinin tutup da bir araştırma projesi yapması Ve bu araştırmanın sonuçlarını uygulamaya aktarmasının imkanı da, gereği de yok. Biz sonuçta müsriflik yapıyoruz. Nerede müsriflik yapıyoruz? Profesör yetiştirerek müsriflik yapıyoruz. Evet! Bir profesörü yetiştirmek bugün bir milyon dolardır belki de. Yurtdışına yolluyorsunuz, hocamız yıllarca Almanya’da kaldı, başka hocalarımız Amerikalarda kaldı. Dönüp geldikleri zaman biz bu müthiş bilgi birikimini uygulamaya aktarmıyoruz, son derece yanlış bir tutum. Burada şunu da söylemem gerek. Üniversitelerin hiç mi kabahati yok? Evet! Üniversitelerin de kabahati var. Ama önemli olan bu kabahati hep birlikte ortadan kaldırmamız lazım. Sadece üniversitelerin değil, uygulayıcıların da, özel sektörün de kabahati var. Bizim artık uygulayıcılar, sanayiciler ve çevre teknolojisi sektörü olarak üniversitelerde atıl duran bu kapasiteyi mutlaka uygulamaya aktarmamız. AB sürecinde harcayacağımız 10 milyar Avroyu aşağılara çekecektir. Üniversitenin de kendisini toplamasına yol açacaktır. Üniversite de bu sayede hakikaten ülkenin ihtiyaçlarına karşılık veren bir kurum haline gelecektir. Özetle söylemek istediğim: Evet yüksek teknoloji kullanalım, yatırımlar yapalım. Ama mümkün olduğunca kendi kıt kaynaklarımızı çok iyi yönetelim.

Bakın su koca kitap, Polonya-Krakow’da dünyanın bütün atık su arıtma uzmanları, azot fosfor giderimi uzmanlarının katıldığı ve en ucuz maliyetli son teknolojilerin tartışıldığı bir toplantının tutanağıdır. Orada bizim belediyelerden, kamu sektöründen ve uygulayıcılardan kimse yoktu. Orada dünyanın her tarafından müşavir firmalar, uygulayıcılar, belediye temsilcileri vardı. Biyolojik fosfor gideriminim ne olduğu, nasıl olması gerektiği, çamurun aniden kaçıp da derelerin mahvolmasına yol açmaması için nasıl bir uygulama, nasıl bir işletme stratejisi izlenmesi gerektiği bu konunun tecrübelileri tarafından ortaya kondu ve tartışıldı. Orada bulunanlar yararlandı, şimdi bu durum – Efendim hocalar kendi kendilerine bir şeyler yapıyorlar iste onlar orada onu yapsınlar biz burada bunu yapalım- deme lüksüne, israfına yol açmamamız gereken bir sonucu anlatıyor.

Cümlelerimi söyle tamamlamak istiyorum. Akademinin, üniversitenin mutlaka AB sürecinde önemli bir yeri olmak zorundadır. Biz bu kadar hocayı sadece ders versin, odalarında otursun, bir takım ulvi araştırma projeleri yapsın diye yetiştirmedik. Elbette onu da yapacaklar. Ama bu araştırmaların Türkiye’nin ihtiyaçlarına aktarılması şarttır. Bunun için belediyeler de, kamu sektörü de. Üniversiteler de kendilerine çeki düzen vermelidir. Bizim AB’ye tam üyeliğimiz bir projedir. Her proje ancak iyi yönetilirse ve iyi planlanırsa başarılı olur. İyi planlamak demek kaynaklarınızı iyi yönetmek demektir. Kaynaklanınız insan ve paradır. Bizim orkestra şefimiz bizim proje yöneticimiz eğer Çevre ve Orman Bakanlığı ise, bu aktörleri çok güzel yetirmeli, herkesin bu proje içindeki rolünü tanım-damalı ve görevini yapıp yapmadığını denetlemelidir.

Denetleyip görevini yapmayana rastladığında hemen önlemini almalıdır. Bu şekilde ancak bir projede bakkal dükkânı da açsanız, bir ülkeyi AB’ye de soksanız bütçenizi planlayıp, düzenli denetlerseniz proje sonunda bütçeniz de zamanınız da tam gelir. Çok teşekkür ederim dinlediğiniz için

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: Hakikaten bizim kuruluşlarımız çok nadiren gelip fikir sorarlar. Biz her zaman hazırız. Ben bir yaşlı hoca olarak -ki hepsinin duayeni sayılırım- bunu söyleme hakkını buluyorum. Devre göre çalışanlar belirlenmeli, konulara göre belirlenmelidir. Bunu bir temenni olarak söylüyorum. Üniversitelerimizin de eksikliği hep teorik kalmaları uygulamaya eğilmemeleridir. Eğitim yalnız teori bilgiler aktarımı ile olmaz. Uygulama da bu işin önemli bir parçasıdır, şimdi aktarılan bilgileri toparlaması için sözü sayın müsteşara veriyorum.

Prof. Dr. Hasan Zuhuri Sarıkaya: Konuşmacılar olayı değişik yönleri ile oldukça açık olarak ifade ettiler. Ancak birkaç noktaya değinmek isterim. Erdem Bey. -Bürokratlar her şeyi kendilerinin bildiklerini zannediyorlar ve bilgi sahipleri ile bilgilerini paylaşmıyorlar- Dedi ki bu doğrudur. Bu biraz Ortadoğu, biraz gelişmekte olan ülkelerin davranış biçimidir. Hâlbuki yola çıkmadan doğru dürüst plan yapsak, bilenlere danışsak bazı maliyetleri çok daha aşağılara çekmemiz, uygulanabilir, çalıştırılabilir sistemler kurmamız mümkün olur. Diğer taraftan ülkemizin bazı darboğazları sıkıntıları da vardır. Mesela, araştırmalarda mali kaynak olduğunu düşünürüz. 6. çerçeve programı. Araştırmada Türkiye’nin AB’ye katkısı 250 milyon Avro, Türkiye’ye verilen projelerin toplam değeri ise 40 milyon Avro ‘dur. Yani Türkiye olarak AB’ni araştırma konusunda finanse eden bir ülke konumundayız Başka bir örnek vereyim. Avrupa Çevre Ajansı’na 31. üye ülkeyiz. Buraya her yıl 3.127.000. Avro üyelik aidatı ödüyoruz. Oradan bize geri dönen, giden uzmanları da nazara alacak olursak 300-400 bin Avro’yu geçmez. Aynı koştuğumuz ülkeler bize göre gelişmişlik seviyeleri daha yüksek üyeler olduğu için, bu noktada imkanları kullanma becerisini de geliştirmemiz gerekiyor. Ama gerek Ahmet Bey’e, gerek ise Erdem Bey’e katılıyorum. Katılımcı ve paylaşımcı bir yaklaşım için almamız gereken çok mesafe var. Zaten AB katılımcılık ilkesinden hareketle gerek sivil toplum örgütleri, gerek diğer paydaşlarla ortak alınmayan kararlara çok fazla itibar etmiyor.

Uğur Bey’in bahsettiği konuların hepsi önemli. Burada özel sektörün katılımını, mutlaka geliştirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada finansman kuruluşları ile, finansman modelleri ile ilgili bir toplantı yapacağız. Mutlaka özel sektörün ve kamunun ortak hareket etmesini etmemiz gerekiyor. İklim konusundan bahsetmiştim, önemli bir konudur, ülkemizde daha çok fantezi gibi gözüküyor ama sonuçlarından çok ciddi etkilenecek bir ülkeyiz. İngiltere’de çevre bakanları toplantısı çevre ve tarım bakanları birleştirilerek yapıldı. Tek konu iklim değişikliği idi ve iklim değişikliğinin vuracağı ülkeler kuzey ve Avrupa ülkeleri veya Amerika gibi zengin ülkeler değil. Akdeniz kenarındaki ve özellikle fakir kuzey Afrika ülkeleridir ki çok ciddi şekilde etkilenecekler. Bu bilimsel olarak ortaya konmuş sonuçları mutlaka şimdiden önümüze koyup ciddi şekilde tedbirlerimizi almamız gerekiyor. Zaten bunların bazı tezahürlerini de görüyoruz. 3 hafta önce Seyfe Gölü’nde idim. Bu göl kurudu. Sultan sazlığı kurudu. Tuz gölü ile ilgili haberleri biliyorsunuz. İç Anadolu’da ciddi şekilde çölleşmeye doğru bir gidiş var ki, bizim bunu ciddi projelerle önlememiz gerekiyor. Raif Bey İSKİ’nin yatırımlarından bahsetti. Tabii ki sevindirici bir tablo, İstanbul nüfus ve gelir seviyesi itibariyle bu islerin üstesinden kolay gelebilecek bir şehirdir. Benim düşüncem İSKİ mutlaka kendisine tayin edilen bu hudutların biraz dışına çıkmak durumundadır. Gerek teknik destek, gerek mali yardım açısından kazanılmış bu tecrübe ve imkanları, gelirleri az olan belediyelerle paylaşmak durumundadır. Bunun için yeni Belediyeler Kanunu’nda İSKİ’nin mesuliyet sınırları il sınırları ile çakıştırıldı. Belki bunun da ötesine gidecek modeller geliştirmek gerekebilir. Kardeş il belediyeleri ile bunlar paylaşılabilir. Mahmut Bey’in söylediği gibi çevre maliyetlerinin dikkate alınmamasının, AB ile entegrasyonda ciddi bir haksız rekabet, sorunu olarak önümüze konulacağını düşünüyorum. Belki de tehlikeli endüstri atığını usulüne uygun olarak bertaraf etmeyen sanayicimiz ihracat yapamama gibi bir durumla karşı karşıya kalabilir. Bu noktada ciddi önlemler alınması gerekecektir. Bakanlığımız iki ayrı yerde çalışma başlattı.

Çok geç kalındı orada. Sadece İZAYDAŞ var. O da şu anda zannediyorum kapasitesinin %-80-90’ına ulaştı. Ama çok kısmi bir hizmet verebiliyor. İller Bankası yeniden yapılanıyor. Bir sürü de tesis yaptı. Ama bu tesislerin çoğu çalışmıyor. Niye çalışmıyor? Balık vermek yerine balık tutmayı mutlaka öğretmemiz lazım ve ya balık tutabilecek kapasiteye getirmemiz lazım. Arkadaşlar benim unuttuğum noktaları tamamladılar. Mesela Ganime Hanım 6 adet projede kaynaklar nasıl kullanılıyor, DPT ile ilişkiler yönünden gayet güzel özetledi. Burada sözlerimi noktalamak istiyorum.

Prof. Dr. Ahmet Samsunlu: 1984’de Bedrettin Dalan da dahil 20 belediye başkanı ile birlikte Stuttgart Üniversitesi’ndeki ‘Türk-Alman Sempozyumu’na davetli olarak katıldık. Bir yerleşim bölgesini gezerken, bölgenin belediye başkanına dikkatini çeken bir anısı soruldu. Belediye Başkanı “Yaslı bir bayan seçmeninin 600-700 metre ilerdeki tenis sahasından gelen raketin topa vurma sesinin kendisinin rahatsız olduğunu söylemesini” açıkladı İnşallah bizim de yalnızca böyle tenis toplarının gürültüsünden rahatsız olacağımız ortamlar yaratacağımız günler gelecektir. Sayın müsteşarın şahsında hükümetimizden bunu beklediğimizi ifade ederek toplantıyı bitiriyorum.