TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİNDE YENİ YAKLAŞIMLAR

İstanbul Üniversitesi’nin geçen hafta düzenlediği “Türk-Ermeni İlişkilerinde Yeni Yaklaşımlar” adlı üç gün süren ve herkesin katılımına açık uluslararası sempozyumu takip ettim.

1973’den bu yana giderek artan bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti’ni meşgul eden konulardan birisi Ermeni terörizmi ve bu terörist olaylara gerekçe teşkil eden Ermeni iddialarıdır.

Günün şartlarına göre, bu iddialar Türkiye’ye düşman ve hatta dost devletlerce iç ve dış politika malzemesi olarak gündeme getirilmektedir. Bu iddia ve eylemlerle Türkiye’yi yıpratmak, güçsüzleştirmek ve bu vesile ile ödün koparmak gibi amaçlar takip edilmektedir.

Bugün hiçbir hukuki dayanağı olmamasına rağmen (Soykırım ile ilgili kanun Birleşmiş Milletler tarafından 1948 yılında kabul edildi. Geriye işlemiyeceği ve soykırımın ancak bu kanuna bağlı bir mahkeme kararıyla kabul edilebileceği belirtilmiştir.) Bilhassa Amerika ve Fransa’da yaşayan Ermeniler (Ermeni Diyasporası) ve Ermenistan tarafından 1915 yılında Osmanlılar tarafından 1,5 milyon Ermeni’nin öldürüldüğü ve bunun bir “Soykırım” olduğu iddiası dünyada kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Halen 18 ülke parlamentosu “Soykırım”ı kabul eden kanunlar çıkarmışlardır. Bu ülkelerin bazılarında soykırım olmamıştır demek suç kabul edilmektedir.

Ülkeyi seven ve 600 yıllık Osmanlı dönemine sahip çıkan bir Türk olarak bu konuyu uzun yıllardan beri izliyorum ve olanların nedenine nüfuz etmeye gayret ediyorum.

Ne yazık ki, daha önce herkese açık olmadığı için takip edemediğim Bilgi Üniversitesi’ndeki Ermeni konferansından sonra yapılan bu sempozyum sayesinde çok farklı görüşleri dinledim ve değerlendirmek imkanını buldum. Bilgi Üniversitesi’nde konferansa konuşmacı olarak katılan ve soykırımın olduğunu belirtenler davet edilmelerine rağmen bu sempozyuma katılmadılar. Ermenistan’dan davet edilenler ise “Soykırım olmuştur, tartışmaya gerek yok” gerekçesiyle katılmadılar.

Prof. Dr. Abdurrahman Çaycı’nın Atatürk Araştırma Merkezi tarafından yayınlanan “Türk-Ermeni İlişkilerinde Gerçekler” isimli eserini bu konferans girişinde satın aldım. Ermeni sorunları ile ilgili konularda kısa ve öz bilgi edinmek istiyorsanız bu kitabı temin ediniz ve mutlaka okuyunuz.

Bu kitapda,

“Türk-Ermeni ilişkileri hakkında sağlam bir yargıya varabilmek için, tarih ve metodolojisi gereği bu ilişkileri Selçukluların Anadolu’da görünmelerinden itibaren yaklaşık bin yıllık bir zaman süreci içinde ele almak ve olayları o zaman şartları içinde ve uluslararası konjonktürü (durum-vaziyet) de gözönüne alarak değerlendirmek gerekir.”

denilmekte ve

“Bin yıllık Türk-Ermeni ilişkileri incelenirken unutulmaması gereken çok önemli bir husus vardır. O da şudur; Avrupa yüzyıllar boyu engizisyonlar ve mezhep savaşları ile koyu bir taassup içinde çalkalanırken, aynı dönemde Türkler egemen oldukları yerlere barış, huzur ve vicdan özgürlüğü götürmüşlerdir. Türkler yönetimlerinde bulunan insanları dinlerinde, dillerinde adet ve inançlarında serbest bırakmışlardır, onların kültürel kimliklerine saygı göstermişlerdir. Nitekim yüzlerce yıl süren egemenliğe rağmen, Osmanlı Devleti’nin dağılmasından sonra, onların egemen oldukları topraklarda otuzu aşkın milli devletin oluşması bunun canlı delilleridir.”

şeklinde önemli bir değerlendirme yapılmaktadır.

Sempozyumun açılışında konuşan İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak’ın basında yer alan aşağıdaki cümleleri ile bu konudaki birinci yazıma son vermeyi istiyorum.

“Ortada bilimsel ve hukuki bir dayanak olmadan, yeteri kadar araştırma, inceleme yapılmadan, belgeler ortaya koymadan bir olayın soykırım veya başka bir kavramla nitelendirilmesi haksızlık değil mi? Bu siyasi fanatizm olmaz mı? Soykırım bir insanlık suçudur. Fakat böylesine ağır bir suçun da hiç şüphe yok ki, hukuki bir dayanak üzerine inşa edilmesi gerekir.”

İstanbul