AŞIRI TÜKETİM VE ÇEVRE

Çorum Haber gazetesi yazarlarından Mustafa Saatçi’nin, kardeşim Mehmet Samsunlu’ya gönderdiği bir maili, kardeşim de bana gönderdi. Bu mail Amerika’da ”HAYATA DEĞİŞİK AÇIDAN BİR BAKIŞ” başlığını taşıyordu.Yazıyı dikkatle okudum ve masamda bekleyen ”Aşırı Tüketim ve Çevre” başlıklı yazı ile yakın ilişkisi olduğunu tespit ettim.

*     *     *

Doç.Dr. Erol Erçağ tarafından yazılan ”Hayata Değişik Açıdan Bakış” başlıklı bu makalede Amerika’nın son alış-veriş trendi (eğilimi) ele alınmış. Bu yeni eğilim “Alışveriş yapmamak!’” mış…” Hatta eldeki mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD’li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları “Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?”la ilgili imiş. Makalede dikkatimi aşağıdaki  aşağıdaki satırlar çekti:

”Üstelik ‘mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen’ dünyanın en çok satın alan halkı, kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor.

Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor.”

Bir internet sitesi ise, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek.

Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor.

Yazar, yazısının son kısmında aşağıdaki çok önemli değerlendirmeyi yapıyor:

”Sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum.

Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,

Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10–20 kat büyük evlere sahip olmak,

Belki bir kez giydikten sonra çok uzun süre dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,

Okumadığımız kitaplara sahip olmak,

Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,

Bize günde 3–5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,

Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,

Vaktimize, nakdimize, aklımıza, çenemize zarar verse bile bir futbol takımı taraftarlığına sahip olmak,

Oturmadığımız koltuk takımlar ı, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak… Ya da sahip olduğumuzu sanmak…

Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar…

Faydalanamasak bile, sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz?

Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz.

Ah bunu bir anlayabilsek. ..”

*     *     *

Şimdi de konu ilgili Türkiye Çevre Vakfı’nın ÇEVRE başlıklı bülteninde yer alan aşağıdaki makaleyi sizlerle paylaşmayı istiyorum; moda tasarımcısıyken bu işi bırakan bir İngiliz hanımın açıklamaları basında yer aldı. “Çevre kirliliğinin en büyük sebebi, moda çılgınlığıdır” diyen eski tasarımcı, özellikle tekstil endüstrisinden şu örnekleri sıralamış:

“Ucuz pamuk üretmek için kullanılan böcek ilâçları, sadece bir kot pantolonda gereken pamuğun üretilmesi için kullanılan 800 litre su!” Bu iki basit örneğin moda düşkünlüğü ile ilgisi ilk anda pek önemsenmeyebilir ama, modayı; gereksiz tüketim, aşırı tüketim, iddialı görünme gibi duygular veya alışkanlıklar olarak düşününce, işin o kadar da basit olmadığı görülür.

Her şeyden önce gıda maddelerindeki aşırı tüketim ve bunun sonucu olan atıklar akla geliyor. Lokantalarda ve çoğu evde, bitirilmeyen, biraz bayatlayan yiyeceklerin ve hele ekmeklerin çöpe atılması, Türkiye’de de büyük bir sorun. Her gün tonlarca ekmeğin çöpe atıldığı hep yazılır, söylenir de, nedense ilk tedbir olarak akla gelen küçük gramajlı ekmek teşvik edilmez; aksine, yasaklanır. Hızlı yeme denen alışkanlıkta, paket servislerde bir kere kullanılan ve atılan kâğıtlar, kartonlar, plastikler ve alüminyumların hesabını yapmaya bile imkân yok.

Kâğıt israfının ağaçları, ormanları ne kadar etkilediğini bilmeyen yok ama, başta resmî ve özel kuruluşların tanıtım amaçlı yayınladığı basılı malzeme, nedense çok pahalı ve gereksiz derecede lüks kuşe kâğıtlara basılır. Verilen bilginin veya mesajın kendisi mi, yoksa basıldığı lüks kâğıt mı önemli?

Giyim eşyasını, biraz eskiyince veya bozulunca tamir ettirme yerine, atıp yenisini almak, çoğu insanın kolayına geliyor. Daha da kötüsü, çöpe atmak yerine, o giyim eşyasını tamir ettirme, elden geçirme gibi kavramlar unutuldu bile. Aynı şey bilgisayarlarda da söz konusu değil mi? Bilgisayarın bir yerini veya parçasını tamir ettirmektense, yenisini almak çok daha kolay ve bazen çok daha ucuz. Sistem, zaten tüketim üzerine kurulu.

Çevreyi önemseyen kişi ve kuruluşların, tüketim çılgınlığı üzerinde de mutlaka durması gerekir.

*     *     *

Evet, doğayı,çevreyi ve bunun yanında kesesini korumak isteyenler anlatılan tüketim alışkanlıklarından vazgeçsinler.

İstanbul, 26 Ocak 2012

Çevre,Türkiye Çevre Vakfı Haber Bülteni,Sayı 17,Eylül 2011