NÜFUS – GÖÇ – KENTLEŞME

Prof. Dr.-Ing Ahmet Samsunlu
İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü, Maslak İstanbul
e-posta: samsunlu@itu.edu.tr

BU YAYIM SUNUŞDAN YAZI HALİNE GETİRİLMİŞTİR

NÜFUS ARTIŞI

DÜNYA NÜFUSUNUN 1 MİLYAR ARTMASI İÇİN GEÇMESİ GEREKEN ZAMAN

Nüfus artışının hızlı olmadığı dönemde Dünya’da çevre sorunlarına ve göçe pek rastlanılmamaktadır. 20. yy’ın ortalarında artan nüfus dünyada çevre sorunlarının artan bir şekilde ortaya çıkmasına neden olmuştur. Buna örnek olarak Ren nehrinin kirlenmesi, Haliç’in ve Marmara’nın kirlenmesi,1952’de Londra’da ki hava kirliliği verilebilir.

ENDÜSTRİLEŞMİŞ ÜLKELERİN TÜKETİMDEKİ YERİ

Dünya ekonomisi ,1950’den beri hızla büyürken, bu hızlı küresel büyümenin sağladığı yararlar eşit şekilde dağılmamaktadır. Dünyadaki insanların yaklaşık beşte birinin yaşadığı endüstrileşmiş ülkeler dünyanın çeşitli doğal kaynaklarının yüzde 40 ila yüzde 86’sını tüketmektedirler. Tablo 2’de endüstrileşmiş ve gelişmekte olan ülkelerde seksenlerin sonlarındaki seçilen ürün tüketimi gösterilmektedir.

NÜFUS VE ZENGİNLİK

Tüm ülkeler arasında en zengin yüzde 20’lik kısım ile en yoksul yüzde 20’lik kısım arasındaki, 1960’da 30’a 1 olan gelir oranı 1991’de 61’de 1’e çıkmıştır.

Dünyada yaşanan gelişmelere rağmen insan nüfusunun yaklaşık yüzde 20’sinin yaşam şartları geçinme düzeyinde kalmıştır. Bu durum, fakir ülkelerden zengin ülkelere doğru ekonomik nedenlerle göçü yaratmıştır.

Benzer şekilde ülkeler içinde de, fakir bölgelerden zengin bölgelere doğru göç hızlanmıştır.

Bugün Birleşmiş Milletlere kayıtlı 190 ülkeden yalnız 30’unda nüfus artışının dengelendiği belirtilmektedir. Bu 30 ülkede ise dünya nüfusunun yüzde 14’ü yaşamaktadır.

Dünyada ekonomik refahın sağlanması, çevre sorunlarıyla karşılaşılmaması ve düzgün kentleşmenin olabilmesi için dünya nüfusunun geriye kalan yüzde 86’sını oluşturan ülkelerin de, nüfus istikrarına kavuşturulması şarttır.

Türkiye bu tabloda yer almamaktadır. 1950’lerde yüzde 2,5 civarında olan nüfus artışı 90’lı yıllara kadar çok değişmemiştir . 2000 yılında yapılan nüfus sayımında nüfus artış oranı yüzde 1, 8 olarak tespit edilmiştir. Türkiye’de bu oran halen %1,2 civarındadır. Ülkemizde doğumdan kaynaklanan nüfus artışı bölgesel olarak büyük farklılıklar göstermektedir. Batı Anadolu’da yüzde 1’in altında olan nüfus artışı Orta Anadolu’da yüzde 2-3, Doğu Anadolu’da yüzde 4-5 civarındadır.

Gelişmiş Bölgeler (Nüfusu 8 milyondan fazla olanlar)

ALMANYA VE TÜRKİYE’DE KENTLERİN NÜFUS DURUMU

Bu tablodan da görüldüğü gibi Almanya’nın en büyük üç kentinin nüfusu toplam nüfusun yaklaşık 1/14’ü iken Türkiye’de ise üç büyük kentinin nüfusunun toplam nüfusun 1/3’ü olduğu görülmektedir.

Almanya’da büyük kentlerin nüfusunun hızlı artmamasının nedeni bu ülkede, sanayinin tüm ülke yüzeyine oldukça dengeli dağılışı ve şehirlerin nüfusunun 500.000’ni aşmayacak şekilde planlanması ve bunun temini için gerekli önlemleri almasıdır. Bu nedenle Almanya’da ülke içi göçe hemen hemen rastlanılmamaktadır. Almanya’da çevre sorunlarına az rastlanılmasının nedeni ülkenin ekonomik bakımdan kalkınmış olması kadar kentlerin nüfusunun dengeli olmasındandır.

TÜRKİYE VE İSTANBUL’DA GÖÇ

Türkiye’de ise sanayileşme ve kalkınma ülkenin özellikle kıyı kesimlerinde ve batı bölgelerinde gerçekleştiğinden, buralara doğru aşırı bir göçe rastlanmaktadır. Göç beraberinde bir çok sorun gibi çevre sorununa da neden olmaktadır.

Türkiye’de büyük kentlerin hızlı nüfus artışı özellikle iç göçten kaynaklanmaktadır. Özellikle büyük kentler, diğer toplumsal ve ekonomik sorunlar gibi, çevre sorunlarını da büyüterek yansıtan birer ayna görünümündedirler. Bu göç özellikle büyük şehirlerimizin plansız büyümelerine yol açmaktadır.

İstanbul’da 2000’li yıllarda yapılan bir ankette, “Sizce İstanbul’un en büyük sorunu hangisi?” diye bir soru sorulmuş, katılımcıların önemli gördükleri sorunlar ve verdikleri cevaplardan bazıları tablo halinde aşağıda verilmiştir.

İSTANBUL’DA YAŞAM KALİTESİ

Yurtdışında yapılan bir araştırmada “Dünya’da yaşam kalitesinin en yüksek olduğu kentler” belirlenmiş, 215 kent arasında yapılan sıralamada, 1990’lı yıllarda 91. sırada bulunan İstanbul 2012 yılında 117. sıraya gerilemiştir. İlk iki sırayı İsviçre’nin Zürih ve Cenevre şehirleri alırken üçüncü ve dördüncüyü sırayı Viyana ve Vancouver kentleri paylaşmıştır. Savaş yorgunu Bağdat ise 215 kent arasında yapılan sıralamada son sırada yer almıştır.

Bugün yaşam kalitesinin tartışıldığı İstanbul’u 1911 yılında ziyaret eden meşhur Fransız mimar ve şehirci Le Corbusier İstanbul’u bir “meyve bahçesi” olarak, Paris’i ve Avrupa’nın diğer şehirlerini “taş ocağı” olarak tariflemiştir. Günümüzde ise durum Le Corbusier’in anlattığının tam tersidir. Avrupa şehirleri “meyve bahçesi”, bizim şehirlerimiz ise “taş ocağı” olmuştur. Günümüzün tüm büyük Avrupa ve Amerika kentlerinde yaşam kalitesi her geçen gün yükselmektedir.

GÖÇ – KENTLEŞME VE GETİRDİĞİ SORUNLAR

Genelde nüfus yığılmaları şeklinde meydana gelen bu kentleşme olayı aşağıda belirtilen bir çok sorunu da beraberinde getirmektedir. Sağlıklı bir kentleşmenin sağlanabilmesi için bir an önce çözümlenmesi gereken önemli sorunlar aşağıda verilmiştir;

–Nüfus artışı

–İstihdam sorunu

–Altyapı sorunu

–Ulaşım sorunu

–Konut sorunu

–İmar planlarının hazırlanması

–Arsa temini

–Teşkilatlanma sorunu

–Hukuki düzenlemeler

–Çevre sorunları

ÇEVRE SORUNLARI

Çevre, insan ve canlıların yaşam boyunca ilişkilerini sürdürdüğü dış ortam olarak tariflenebilir. Doğada canlıların kendi aralarında ve fiziksel çevreleriyle ilişkileri sağlıklı bir gelişmeye izin veriyorsa, doğal denge sağlanmış demektir. Aksine bir durum, dengenin bozulduğunu göstermektedir. Doğal denge deyimi yerine ekolojik denge de kullanılmaktadır. Bilindiği gibi ekoloji, canlıların, yaşadığı doğal ortamla ilişkilerini inceleyen bilim dalıdır. Ekolojik denge pek çok unsurun uyumlu yaşamasıyla oluşan bir zincire benzetilebilir. Bu zinciri oluşturan canlı ve cansız varlıklardan bir halkanın bozulması, ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkiler. İşte içinde bulunduğumuz yüzyılda insan eliyle yapılan bu faaliyetler bu dengeyi bozmaya, halkaları koparmaya başlamıştır.

Dünyada çevre kirliliği ve tahribatı artan bir şekilde devam etmektedir. Bu kirlilik ve tahribatın boyutları aşağıda özetlenmiştir:

Erozyon nedeniyle her saniye 1000 ton toprak kaybedilmektedir.

Her saniye 3000 m2 orman kaybedilmektedir.

Her saniye 1000 m2 çöl oluşmaktadır.

Her saniye 1000 ton atık üretilmektedir.

Dünya üzerindeki bitki ve hayvan türlerinden günde üç canlı türü yok olmaktadır.

Tropikal ormanların %80’e varan kısmının 20. yy’da kesildiği ve  bu ormanlarda yaşayan 750 çeşit ağaç, 1500 çeşit çiçekli bitki, 125 tür memeli hayvan, 150 çeşit kelebek ve sayısız böcek türünün de ortadan kalktığı belirtilmektedir.

Yapılan araştırmalara göre yeryüzünde yaşayan her 3 kuş türünden 2’sinin nüfusu hızla azalmakta ve tüm kuş türlerinin yüzde 11’i de yok olma tehdidi altındadır.

Halen gelişmekte olan ülkelerde 1 milyar insan temiz içme suyuna sahip değildir. Özellikle hızla büyüyen kentlerde yaşayanlar dahil olmak üzere 1,7 milyar insanın atıksuları hiçbir işlem görmeden doğaya atılmaktadır.

Su kirliliği, bulaşıcı hastalıkların görülmesi ve yayılması ile yakın bir bağlantı içindedir. Gelişmekte olan ülkelerde her gün 25 bin insan kirli içme sularındaki patojenler ve kirlilik yüzünden tifo, dizanteri, kolera gibi hastalıklardan ölmektedir.

Yalnızca bebek bezleri için her yıl 1 milyon ağaç kesiliyor.Gelişmiş ülkelerde bir bebek iki yaşına gelene kadar 20 yetişkin ağacı tüketiyor.

Senede 9 bin uçak, ya da helikopter yapacak kadar alüminyum kutu çöpe atılıyor. Ve her alüminyum kutuyu yapmak için harcanan enerji, bir televizyonu üç saat çalıştıracak kadar.

Bir pilin yapımı için harcanan enerji, aynı pilin ürettiği enerjinin 50 katı.

Dünyada ve ülkemizde rastlanılan  en önemli çevre sorunları aşağıdaki konularla ilgilidir:

–Su

–Hava

–Toprak

–Katı atık

–Tehlikeli atık

–Gürültü

–Yeşil alan

–Enerji

–Tarihi miras

SU

İnsan yaşamında suyun önemi bilinmektedir. İnsanlığın yaşamını sürdürmesi suya bağlıdır.

Herhangi bir nedenle suyun azalması veya tamamen yok olması bölgede yaşayanların geçim kaynaklarını tüketmekte, onları çevre felaketleri ile karşı karşıya getirmektedir. Bir örnek olarak, gezegenimizin en büyük 4. gölü olan Aral Gölü verilebilir.

ARAL GÖLÜ VE NEHİRLER

Amu Derya ve Siri Derya ırmaklarından Aral’a yılda 55 milyar m3 ‘den 7 milyar m3’e düşmüştür. Bu yoğun saptırmalar Göl’de ve her iki ırmak deltasında ciddi bozulmalara yol açmıştır. Aral Gölü’nde 50li yıllarda 44.000 ton düzeyinde olan ve 60.000 kişiye iş sağlayan balık avı sıfıra inmiştir. Eski bir balıkçı kasabası olan Muynak’ın nüfusu 40.000’den 12.000’e düşmüştür. 28.000 insan göç etmiştir.

Dünya nüfusu arttıkça, tatlı su kaynaklarına yönelik talep de artmakta ve her 20 yılda bu talep 2 misline çıkmaktadır. 1950 yılında su kıtlığı çeken ülke sayısı 12 ve bu ülkelerde yaşayan toplam nüfus 20 milyon iken, 1990 yılında su kıtlığı çeken ülke sayısının 26’ya ve toplama nüfusun 300 milyona ulaştığı araştırmalar sonucu belirlenmiştir. 2050 yılı için yapılan tahminler ise, su kıtlığı çekecek ülke sayısının 65 ve etkilenecek toplam nüfusun 7 milyar civarında olacağını göstermektedir.

Su temini insanların önem verdikleri konuların başında gelmektedir. Suyun temin edildiği kaynakların (memba, kuyu, nehir, dere, göl, baraj) temiz tutulması ve kirletilmemesi gereklidir. Halbuki dünyada ve ülkemizde önemli su kaynakları kentleşme ve sanayileşme nedeniyle kirletilmiştir. Ülkemizde Porsuk Çayı, Sapanca Gölü, Çark Deresi (Adapazarı), Ömerli Barajı, Küçükçekmece Gölü çok rastlanan kirlenmelere birer örnek olarak verilebilir. Bu nedenle evsel ve endüstriyel atık suların buralara verilmeden önce arıtılmaları gereklidir. Son yıllarda Ömerli  Barajı ve Küçükçekmece Gölü’nü korumak için önlemler alınmış, kanalizasyon ve arıtma tesisleri inşa edilmiştir.

Ülkemizde 1983 yılında çıkarılan 2872 Sayılı Çevre Kanunu ‘na bağlı olarak çıkarılan Su Kirliliği ve Kontrolü Yönetmeliği’nde yüzeysel sulardan su temininde,birinci ve ikinci kalite sular içme suyu olarak kullanılabileceği belirtilmektedir. Bu yönetmelikte yüzeysel suların kalite gruplandırmaları ve her bir gruba ait en çok bilinen parametre değerleri Tablo 7’de verilmiştir.

YÜZEYSEL SU KALİTE GRUPLAR

HAVA

Dünya üzerindeki sanayileşme, şehirleşmenin hızla artması, enerji kaynaklarının nitelik ve sayılarının artması ile ticari ve endüstri aktivitelerin gittikçe yoğunlaşması hava kirliliği sorununu günümüzün en önemli konularından bir tanesi haline getirmiştir.

Hava kirleticiler birinci ve ikinci tip kirleticiler olarak ayrılmaktadır.

–Birinci tip kirleticiler, atmosfere herhangi bir kaynaktan verilen kirleticilerdir. Birinci tip kirleticiler arasında karbon monoksit (CO), azot oksit (NO), azot dioksit (NO2) ve sülfür dioksit (SO2) gibi gazlar örnek verilebilir.

–İkinci tip kirleticiler ise, atmosferde çeşitli reaksiyonlarla ortaya çıkan kirleticilerdir. Aşağıda formülde buna bir örnek olarak otomobillerde yanma sonucu ortaya çıkan NO2’nin güneş ışınlarının etkisi ile ozon  (O3) oluşması gösterilmiştir.

HAVA KİRLİLİK DEĞERLERİ

Atmosfere atılan karbon dioksitin (CO2) yarattığı sera etkisi sıcaklığın artmasına ve dünya ikliminin değişmesine neden olmaktadır. 1992’de yapılan Rio Konferansında dünya ikliminin korunması ve atmosfere verilen karbon miktarının azaltılması kararlaştırılmasına rağmen Kyoto’da birçok ülke tarafından  imzalanan İklim Sözleşmesi Amerika, Rusya gibi büyük ülkelerin bu sözleşmeyi imzalamamaları nedeniyle beklenen etkiyi sağlayamamıştır.

HAVA KİRLİLİĞİ

Hava kirliliği sorununda en önemli konu büyük şehirlerde rastlanan hava kirliliğidir. Bu kirliliğinin nedenleri; ısınma, ulaşım, endüstriyel faaliyetlerdir.

Hava kirliliği öncelikle insan sağlığını, tüm canlıları ve yapıları da olumsuz yönde etkiler.

Avrupa’da tüm ormanlar hava kirliliğinin ve asit yağmurlarının etkisindedir.

Meteorolojik nedenlerle de bir ülkenin hava kirliliği diğer ülkelere taşınabilmektedir. Doğu bloku ülkelerinin düşük kaliteli linyit kullanmasından dolayı yarattığı hava kirliliğinin asit yağmuru şeklinde İsveç’teki göllere ulaştığı ve temiz olan bu göllerin pH değerini 5 civarına düşürmesinden dolayı göldeki canlı yaşamı hemen hemen yok olmuştur.

TOPRAK

İnsan faaliyetlerinin sürdürülebilmesi için hava ve su kadar toprak da gereklidir. İnsan yaşamının devamı topraktan sağlanacak besin maddelerine bağlıdır. Bu nedenle mevcut toprağın en hassas şekilde korunması, kullanılması ve kirletilmemesi şarttır.

Toprağı kirleten kaynaklar:

–Belediyelerin çöp döküm yerleri

–Çeşitli sanayi kuruluşlarının katı artıklarının toprağa atılması

–Arıtma tesislerinde oluşan çamurların dökülmesi

–Fosseptik muhtevalarının boşaltılması

–Sıvı atıkların toprağa verilerek uzaklaştırılması

–Tarım koruma ilaçlarının toprakta birikmesi (pestisitler)

–Gübreli ziraat yapılması (özellikle suni gübreler)

–Partikül ve aerosol halindeki hava kirleticilerinin toprakta birikerek toprağı kirletmesi

–Sulama sonunda topraktaki tuz miktarının artması’dır.

Toprak ile ilgili çevre sorunlarının başında erozyon gelmektedir.

Ormanlık alanların azalması, aşırı otlatma sonucu toprağı koruyan bitki örtüsünün ortadan kalkması, meralık alanların tahrip edilmesi, yanlış ve aşırı yapılan tarım erozyonun nedenleri ve erozyonu hızlandıran etkenlerdir.

Aşırı nüfus artışı da dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle doğal sistemlerin sürdürülebilir verim eşikleri aşılmakta olduğundan, ağaç örtüsünü yitirmemiş gelişen bir ülke bulmak imkansızdır.

Toprak ile ilgili diğer çevre sorunlarının başında plansız ve yanlış kentleşme ile sanayi tesislerinin tarım alanlarına kurulması gelir.

KATI ATIK

Katı atıklar insanların ve sanayi kuruluşlarının tüketim ve üretimleri sonucunda oluşturdukları ve kendileri için değer ifade etmeyen atıkların tümüdür. Ekonomik kalkınma ile birlikte oluşan katı atık miktarı artmaktadır. Bu miktar günde kişi başına 1-2 kg’dır. Ülkemizde ise bu değer 0,5-1 kg’dır.

KATI ATIK TOPLAMA SİSTEMİ

DÜZENLİ DEPOLAMA

AYIRMA VE KOMPOSTLAŞTIRMA

ATIK İŞLEME MERKEZİ

ATIK YAKMA TESİSİ

KATI ATIK

Katı atıkların tekniğine uygun bir şekilde uzaklaştırılmamaları halinde halk sağlığı problemleri çıkmaktadır. Katı atıklar yolu ile en az 20 çeşit hastalığın taşınıp bulaştığı bilinmektedir. Hastalık taşıyan en önemli iki faktör sinekler ve farelerdir. Bu nedenle katı atıkların zamanında toplanılması ve bertaraf tesislerine (kompost, depolama, yakma) taşınması çevrenin korunması açısından önem taşır.

TEHLİKELİ ATIK

Tehlikeli atıklar özellikle sanayi faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan ve öncelikle insan sağlığını olumsuz etkileyen ve mutojenik, teratojenik etkiler yaratan maddelerdir. Ayrıca hastane atıkları da tehlikeli atıklar arasında yer almaktadır.

Tehlikeli atıkların %90’ı gelişmiş ülkelerde oluşmaktadır. 1984 yılı rakamlarına göre dünyada 375 milyon ton olan tehlikeli atıkların ancak 5 milyonu gelişmekte olan ülkelere aittir.

Tehlikeli atıkların uzaklaştırılması ve bertarafı pahalı ve sorunlu olduğundan gelişmiş ülkeler tüm fırın külleri, dioksin ve PCBler gibi tehlikeli atıklarını az gelişmiş olan ülkelere göndermektedirler. Bu atıkların ne olduğunu izlemek olanaksız olup yılda bu yolla en az 30 milyon ton atığın yoksul ülkere gönderildiği tahmin edilmektedir.

OECD’nin 1986 yılı verilerine göre Amerika’da kişi başına yılda 1150 kg, Almanya’da 250 kg, Danimarka’da 34 kg tehlikeli atık oluşmaktadır. Bu kaynakta Türkiye ile ilgili bir değer verilere rastlanmamıştır. Günümüzde Türkiye’de kişi başına yılda 50 kg tehlikeli atık oluştuğu tahmin edilmektedir. Toplam 3,5 milyon ton civarında olan tehlikeli atıkların bertarafında İZAYDAŞ’ın 35 bin ton’luk yakma tesisi ile İstanbul ve İzmir Büyükşehir Depolama Tesisleri’ndeki kısıtlı özel gözler bulunmaktadır. Bu tehlikeli atıkların ve arıtma çamurlarının ne yapıldığı bilinmemektedir. Ülkemizde oluşan hastane atıkları İstanbul ,İzmit gibi çok az şehirde yakılarak bertaraf edilmektedir.

GÜRÜLTÜ

Gürültü, arzu edilmeyen sesler şeklinde tarif edildiği gibi insan çevresini ciddi boyutta tehdit eden önemli bir problemdir. Ses ise, moleküllerin titreşimi sonucu meydana gelir ve dalga hareketi ile atmosfere yayılır. Ses, “Gürültü Konrol Yönetmeliği”inde; “titreşim yapan bir kaynağın hava basıncında yaptığı dalgalanmalar ile oluşan ve insanlarda işitme duygusunu uyaran fiziksel bir olay” olarak da tanımlanmaktadır. Gürültünün birimi ses şiddetinden ziyade ses basıncına dayalı olarak geliştirilmiştir. Pratikte gürültü basıncı seviyelerinin ölçülmesi için desibel (dB) kullanılmaktadır. Tipik gürültü-basınç seviyeleri şekilde verilmiştir.

Mesken dışındaki temel gürültü kriterleri 35-45 dB olarak belirlenmiştir. Bu değer ülkemiz için 45 dB olarak seçilmiştir. Oturma bölgelerinin özelliklerine göre aşağıda tabloda verilen değerler kadar eklemeler yapılmaktadır.

Gürültünün yoğun olduğu bölgeleride çift pencere yapılması suretiyle gürültü ile mücadele edilebilmektedir. Bu durumda içerideki gürültü basınç seviyesi -20 dB kadar az olmaktadır. Bir iş yerinde aşılmaması gereken maksimum gürültü basınç seviyesi 90 dB olarak kabul edilmekte, bu değerin aşılması durumunda işçinin çalışma süresinin kısaltılması gerekmektedir. 90 dB gürültü seviyesinde bir işçinin 8 saat gürültüye maruz kalmasına müsade edilirken, bu süre 105 dB’de 1 saate, 115 dB’de ¼ saate düşmektedir.

Gürültünün kontrolü üç seviyede yapılmaktadır:

–Meydana getirilen gürültünün azaltılması

–Gürültünün maruz kalanlara ulaşmasının önlenmesi

–Maruz kalanların korunması.

YEŞİL ALAN

Yeşil alanlar şehirlerin akciğerleri olarak yorumlanmakta olup, bu alanlar plansız ve çarpık kentleşme yanında birçok insan faaliyetinin olumsuz bir sonucu olarak azalmaktadır.

Plansız ve çarpık kentleşme nedeniyle şehirlerin içlerinde veya yakınında bulunan ormanlar yakılmakta ve kesilmektedir.

Kağıt endüstrisinde yılda 4 milyarın üzerinde ağaç tüketilmektedir. Bu tüketimi azaltmak için geri kazanıma önem verilmelidir.

Kalkınmış ülkelerde kağıt geri kazanımı yüzde 70’ler civarında iken ülkemizde bu oran yüzde 33 civarındadır.

Yeşil alanlar ikiye ayrılmaktadır. Bunlar, aktif yeşil alanlar (park, bahçe, oyun alanları) ve pasif yeşil alanlar (koruluklar, mezarlıklar, askeri alanlar)dır.

Aktif yeşil alanların işlevsel açıdan yeterliliği yanında bir yerin Aktif Yeşil Alan olarak tanımlanabilmesi için oraya 5 dakikada varılması ve en az 5000 m2 olması gerekmektedir.

İmar Kanunu’na bağlı olarak çıkarılmış yönetmeliklerde Belediye sınırları içinde kişi başına 7 m2 , Belediye mücavir alanları içinde ise 14 m2 aktif yeşil alan bulunması istenmesine rağmen bu değer Türkiye’de kişi başına 1 m2 civarındadır.

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’NİN YEŞİL ALAN DURUMU

ENERJİ

İnsanın yaşamını sürdürebilmesi ve sanayileşmenin sağlanabilmesi için enerjiye ihtiyaç duyulmaktadır. Enerji kaynağı olarak petrol, gaz, kömür, odun gibi konvansiyonel kaynaklar yanında birincil kaynaklar olarak nitelendirilen su gücü, güneş, rüzgar, yeraltı sıcak suları da kullanılır.

Eğer dünyadaki tüm insanlar karbondioksit konsantrasyonlarından yüksek gelirli tüketici sınıfı ile eşit derecede sorumlu olsaydı, dünya çapında sera gazı yayım miktarı 3 kat artardı.

TARİHİ MİRAS

Dünya’da yaşamış uygarlıklar binlerce yıl içinde doğanın olanaklarına yaptıkları bilinçli katkılarla yerine konulması güç bir mirası bizlere bırakmışlardır. Bu kültürel ve doğal miras gelecek nesiller için muhakkak korunmalıdır. Kentleşme ve göç yeni alanların yerleşimler için açılmasını gerektirmektedir. Bu durumda tarihi miras korunamamakta, hızla tüketilmekte ve kültür mirası yok olmaktadır. Ayrıca doğa da bu gelişmeden etkilenmektedir.

TARAKLI – ADAPAZARI

Günümüzde ülkemizde öncelikle İstanbul’da çeşitli orta ve yeni çağ yapıtları tam korunamamış ve büyük bir kısmı yok olmuştur.

Avrupa şehirlerinde tarihi miras korunmakta ve buraların yeşil ve bakımlı olması sağlanmaktadır.

Yeşilin çeşitli tonları içinde Londra’nın tarihi yapıları ile halk bahçeleri, Viyana’nın şehir tarihi dokusu ve bahçeleri, Roma’nın geniş caddelerinden yararlanılarak meskun alanlardan ada ada ayrılmış tarihi anıt-bahçeleri korunmuştur.

Tarihi eserlerle birlikte yeşil alanlar turistleri çekmekte ve kent halkının rekreasyon ihtiyacını karşılamaktadır.