BREZİLYA – ARJANTİN GEZİLERİM (16)

RİO DE JANERIO (Santa Terasa Bölgesi)

Bu gezimizde de şehirleri gezerken rehber kitap kullandık. Rehber kitabımız, şehrin merkezi yerinde bulunan tanınmış Santa Terasa bölgesinin görülmesini tavsiye ettiğinden biz de buraya yürüyerek ulaşmaya çalıştık. Epeyce bir süre yürüdük ve yorulduk. Yolda sorduğumuz bir hanım bize tam gitmek istediğimiz bölgeye ulaşmanın zorluğunu anlattı, tarifini yaptı ve haritada işaretledi. Taksi ile şehrin en güzel şekilde manzaralarının yeşillikler arasından görülebildiği ve daha önceki bir yazımda anlattığım plajları ile iki kardeş dağını  izleyerek kıvrıla kıvrıla yüksek bir tepeye çıktık.

Burası Santa Terasa bölgesi idi. Rio’nun en eski ve son tramvayı buraya işliyordu. Tramvayın son durağında çektirdiğim fotoğraf aşağıda görülmektedir.Sanatçıların ve sanat galerilerinin  bulunduğu bir bölge. Eski villalardan dönüştürülen butik oteller, hediyelik eşya dükkanları, kahve ve lokantalar, rengarenk boyalı süslemeli eski evler ve dar kaldırım taşları ile sokaklar dikkat çekiyordu. Bu bölgeyi İstanbul’da adalara benzettik.

1808’den 1942’ye kadar bu bölgede zenginler yaşamışlar. Rio’yu ve denizi tepeden gören bu bölgenin ılıman iklimi ve Corcovado tepelerinden gelen taze kaynak suyu bölgenin cazibesini artırmış. Burada bugün halen kalmış olan ve dikkati çeken villalar kahve baronlarına aitmiş.1940’lı yıllarda deniz kenarında oturmak moda olunca burası terk edilmiş bir bölgeye dönüşmüş. Ve sonuçta hippilerin, sanatçıların ve şehre uyum sağlayamayan yabancıların yaşadığı bir bölge haline gelmiş. 1990’dan sonra bu bölge turistler tarafından çok ziyaret edilen bir yere dönüşmüş. Özellikle Avrupalılar burayı çok çekici bulduğu söylenmektedir.

Bu bölgeyi ve bölgedeki sanat galerilerini gezdik. Çok sayıdaki barları ve kafeleri dışarıdan izledikten sonra eski üç katlı Rio konağından kahveye dönüştürülmüş olan Cafe-cito’da dinlendik. Fotoğrafta görüldüğü gibi burası yüksek merdivenlerle çıkılan orjinal ahşap mobilya ve seramik süslemeleri ile dikkati çeken ağaçlar arasında çok güzel bir yerdi.

Buradan yürüyerek Park de Ruins isimli bir parka geldik.Bu parkın içinde 1946’da ölen aristokrat ve kolleksiyoner Santos Lobo’nun yaşadığı konaktan sağlam kalan ve koruma altına alınmış bölümleri bulunuyordu. Bugün şehir idaresi tarafından kültürel faaliyetler, konser ve sergi alanı olarak kullanılıyor. Biz de o sırada sergilenen çocukların dönüşüm malzemelerinden yaptıkları yaratıcı modellerin bulunduğu bir sergiyi gezdik. Bu binanın terasına çıkarak daha sonra ziyaret edeceğimiz Guanabara Körfezini, Sugarloaf Tepesini, uzaktan meşhur Isa Heykelini ve Rio’nun merkezinin manzaralarını seyrettik.

Parkta halka açık bir konser vardı. Fotoğrafta görüldüğü gibi aileler çocuklarıyla konser izliyor, eğleniyor ve dans ediyordu. Parkın 50 metre yakınında Museu Chacara do Ceu isimli bir müze vardı. Ancak müze kapalı idi. Burası eski bir kolleksiyonere ait olup içinde mobilya, porselen, yerli ve yabancı ressamlara ait çok değerli orijinal tablolar bulunuyormuş.

Parkın önünden aşağıdaki Rio manzarasını seyrettik. Oradan yürüyerek Convento de Santa Terasa isimli küçük bir kilisenin yanından Rio’da yabancıların çok ilgisini çeken Selaron merdivenlerinin başladığı sokağa girdik. Şehrin aşağı kısmına, Lapa’ya kadar devam eden Selaron merdivenleri Brezilya bayrağı, Rio’nun ve Brezilya’nın sembolleri, çiçek motifleri ve manzaraları ile süslenmiş seramik karolarla kaplı idi.  Ayrıca iki tarafında yine aynı süslemelerin bulunduğu oturma  yerleri ve duvarlar bulunuyordu. Bu merdivenler semti de canlandırmış ve turistik bir yer haline getirmiş. İki tarafında küçük iki ya da üç katlı evlerin olduğu bu bölgede Şili doğumlu,1983’de Rio’ya yerleşmiş olan ressam ve heykeltraş Jorge Selaron’un adı ile bilinen bu merdivenler, 1990 yılından itibaren kendisi tarafından çeşitli renklerdeki fayans, seramik ve aynalarla kaplanmış.125 metre uzunluğunda ve 250 adet merdivenden  oluşuyor. Halen kendisi de aynı bölgedeki evindeki atelyesinde çalışmalarını sürdüren Jorge Selaron, bu işe kendi evinin harap durumundaki merdivenlerini iyileştirmek amacı ile başlamış, ancak daha sonra bu çalışması bir tutkuya dönüşerek işin kapsamını büyütmüş. Mavi, yeşil ve sarı Brezilya bayrağının renkleri ile başlayan ve daha sonra işleri genişleten Selaron tablolarını satarak finansman sağlamış. İlk karo parçaları Rio’daki kentsel atıklardan ve şantiyelerden toplanmış, daha sonra dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen (150 ülkeden toplanan 2000’den fazla fayas ve seramik) parçalar burada işlenmiş ve ortaya rengarenk bir görünüm çıkmış. Sanatçı bu eserinin hiçbir zaman tamamlanmayan bir eser olarak gördüğünü, zaman zaman parçaların değiştiğini, ancak kendi ölümü ile çalışmasının  son bulacağını belirtmektedir. Bu ilginç merdivenlerde oturup dinlendik. Bu renkli görüntülerle resim çektirdik.

En aşağıya vardığımızda  bir Brezilya filminin çekilmekte olduğunu gördük ve izledik. Bu esnada yanımıza Afrika kökenli ve görünümü hırpani kılıklı genç bir Brezilyalı yaklaşarak para istedi. Brezilya hakkında önceden uyarıldığımız için hemen kendisine bir miktar para verdim. Sessizce parayı aldı ve uzaklaştı. Kendisini uzaktan izledim. Bir büfeden çikolata aldı. Bunun dışında bizi çok korkutmuş olmalarına rağmen ne Sao Paulo ne de Rio’da hiç bir güvenlik sorunu yaşamadık. Bu arada şehirlerin suç oranı yüksek olan bölgelerinde ve geç saatlerde ara sokaklarda dolaşmadık.

Buradan Lapa bölgesindeki otelimize döndük.Yemek sonrası çok canlı olan bu bölgede dolaştık.

İstanbul, 28 Nisan 2013