YUNANİSTAN İLE SORUNLARIMIZ

Bugünlerde Başbakanımız Ecevit büyük bir heyetle birlikte Amerika’da bulunuyor. Rusya’nın dünya siyasetinde etkinliğini kaybetmesinden beri Amerika ve onun lideri Clinton dünyadaki tüm gelişmeleri yönlendiriyor.

İki lider bir araya gelerek Kıbrıs ve Türk-Yunan ilişkileri başta olmak üzere pek çok konuyu görüştüler. ABD yönetimi Türk-Yunan yakınlaşmasından memnuniyetini ortaya koyarken, depremler sonucunda ortaya çıkan olumlu havanın geliştirilmesini istedi.

Bir önceki yazımda herkesin yakinen bildiği Kıbrıs sorunu dışındaki iki ülkeyi etkileyen sorunları sizlere başlıklar halinde sunmuştum. Bugün ki yazımda iki ülkeyi zaman zaman harbin eşiğine getirmiş ve hepsini “Ege sorunları” şeklinde ifade edebileceğimiz sorunları bildiğim ve nüfus edebildiğim kapsamda açıklayacağım.

Kıta Sahanlığı

Ülkelerin kara parçalarının deniz altındaki alçalan uzantılarının 200 mile kadar ki kısmının kendilerine ait olduğu “Birleşmiş Milletler’in Deniz Hukuku” toplantılarında kararlaştırılmış ve bu karar dünya devletlerinin çoğu tarafından imzalanmıştır. Ege Denizi gibi iç denizlerde bu kararın ve benzerlerinin uygulanamayacağını belirten Türkiye bu kararları imzalamamıştır. Eğer Ege Denizi’nde hiçbir ada ve kayalık bulunmamış olsa idi Anadolu kara parçasının deniz altında en alçaldığı noktaya kadar Türkiye’nin kıta sahanlığı olacak ve o çizgiden itibaren Yunanistan kıta sahanlığı başlayacaktı. O zaman iki ülke arasında bir sorun olmayacaktı. Yunanistan Ege’de kendilerine ait 3000’e yakın ada olduğunu Türkiye’nin yakınında yer alan adalarında kendilerinin kıta sahanlığının bir parçası olduğunu ve mevcut antlaşmalara göre buralarda tespit edilmiş sınırların gerisinde kalan tüm Ege kıta sahanlığının kendisine ait olduğunu kesinlikle belirtmektedir. Bu konuda önemli tartışmalar vardır.

Fır Hattı

NATO’ya girdiğimiz yıllarda Ege’de yapılacak uçuşların kontrolü ele alındığında Türkiye beklide işin önemini dikkate almadan, belki de kurulacak teşkilatın ve donanımın masrafı nedeniyle bu görevi o zaman dostane ilişkiler içinde olduğu Yunanistan’a bırakmıştır. Böylece Yunanistan Türkiye’nin 6 millik karasu sınırlarına kadar tüm uçuşları kontrol imkanı elde etmiştir. Kıbrıs olaylarının etkisi ile Türkiye 70’li yıllarda bu kontrol hattını tanımadığını ortaya koymuş ve o tarihten beri uçaklarımız Ege’de Yunanistan’a bilgi vermeden uçmaktadır. Yunanistan ise bu hattın geçerli olduğunu iddia etmektedir.

Karasu Sınırları

Lozan Antlaşması ile 3 mil olarak belirlenen karasu sınırları (Türkiye sahillerinden 3 mil, adalar etrafında 3 mil. Genişlikler buna imkan vermiyorsa ortadan geçirilen hat) İkinci Cihan Harbi’nden önce o zaman ki Dışişleri Teşkilatımızın da hatasından kaynaklanan Yunanistan’ın bir oldu bittisi ile 6 mile çıkarılmıştır. Yunanistan yaklaşık 20 yıldan beri Birleşmiş Milletler kararlarını bahane ederek karasuları sınırlarını 12 mile çıkarmayı istemektedir. Türkiye kesinlikle reddetmekte ve bir harp nedeni olacağını vurgulamaktadır. Ege Denizinin bugün yüzde 40’ı Yunanistan’a ait olup bunun uygulanması durumunda yaklaşık yüzde 85’i Yunanistan’a ait olacaktır. Bu durumda İstanbul’dan Antalya’ya gidecek bir gemimiz sahillerimize paralel olarak kendi 6 millik karasu sınırlarımız ilinde hareket edebilecektir.

Yunanistan tarafından tek taraflı olarak adaların hava sahasının 6 milden 10 mile çıkarılması Türkiye tarafından kabul edilmemiştir. Uçaklarımız bunu dikkate almadan adaların etrafında uçmaktadır.

Kayalıklar

Birinci Dünya Harbi sonunda İtalyan’lara bırakmak zorunda kaldığımız Rodos da dahil 12 ada İkinci Dünya Harbi sonunda Yunanlara verilmiştir. Yunanlılar o zaman Türkiye’ye bırakılan 3 millik karasuyumuz dışında kalan tüm kayalıkların kendilerine ait olduğunu iddia etmektedirler. Türkiye ise o zaman İtalyanlarla yapılan antlaşmalar dışında kalan tüm kayalıkların kendisine ait olduğunu kesin bir şekilde ifade etmektedir. Hepimizin hatırladığı Kardak Kayalığı ile ilgili tartışma (kriz) ve bir harbi göze almamız bizim bu konudaki kararlığımızın bir ifadesidir.

Kıbrıs sorunu da dahil bu sorunların çözümü pek kolay gözükmüyor. Diğer taraftan Türk-Amerikan ve Türk-Avrupa Birliği ilişkilerinin yeni bir süreç içine girmesi için bir yakınlaşma beklenmektedir.

İstanbul, 29 Eylül 1999