AVRUPA BİRLİĞİ LÜKSEMBURG ZİRVESİ KARARLARI VE TÜRKİYE

Bundan önceki yazımı, Türkiye’nin Avrupa Birliğine aday ülke olarak kabulü ile ilgili Lüksemburg toplantısından önce yazmıştım.

Aradan geçen zaman esnasında, sizlerin de yakinen takip ettiğiniz gibi Türkiye, Avrupa Birliği tarafında genişleme sürecine kabul edilmeyip, diğer 11 ülkenin dışında bırakılarak, görece daha belirsiz bir konumda olan Avrupa Konferansına davet edilmiştir. Böylece, Türkiye bir ara istasyonda tutulmuş, tam üyeliğe hazırlanması için yeni bir strateji ile karşı karşıya getirilmiştir. Bu yeni stratejiye göre Türkiye’den şu koşulları yerine getirmesi istenmektedir.

  • Yunanistan’la Ege’den kaynaklanan sorunlar nedeniyle Lahey Adalet divanına gidiş…
  • Kıbrıs’ta kalıcı çözüm…
  • Azınlık haklarının korunması…

Bu koşulların iyi niyetli koşullar olduğu söylenemez. Bunlar Türkiye’nin bu güne kadar sürdürdüğü politikaları bir kenara bırakıp teslimiyetçi bir politika uygulanmasını gerektirir. Bilhassa Kıbrıs politikamız ve Yunanistanla ilgili konular önemli milli konular olup, tüm milletimizin tasnip ettiği, desteklediği ve arkasında olduğu hususlardır.

Bu karar üzerine, Başbakan Mesut Yılmaz “Türkiye’ye yapılan ayrımcılıktır” şeklidne değerlendirme yapmış ve “Bütün dost görünenlerin samimiyetini sorguluyoruz. Hiçbiri aleyhimizdeki kararları veto etmedi” diyerek özellikle Almanya’nın güçlü baskısına dikkat çekmiştir. 1963’de yapılan üyelik antlaşmasında öngörülen serbest dolaşım hakkının Almanları korkuttuğunu ve Türkiye’nin AB’den dışlanmasının ana nedeni olduğunu belirtmek gerekir. Türkiye’nin AB’den dışlanmasının ana nedeni olduğunu belirtmek gerektir. Türkiye’nin nüfusu 65 milyon olup, nüfus artış hızı %2 civarındadır. Diğer 11 ülkenin nüfusu 104 milyon ve ortalama nüfus artış hızı %0,3’tür. Polonya’nın 38 milyon olan nüfusu çıkarıldığı zaman geriye 10 ülkenin nüfusu, Türkiye’nin nüfusuna denktir. İşte bu büyüklüğümüz Brüksel’de  bilhassa Bonn’da ciddi engel olarak görülmektedir. Alman Büyükelçisinin katıldığım toplantıda belirttiği gibi, “Türkiye’nin insanları ne zaman kendi ülkelerinde mutluluğu bulurlarsa, yeterli iş imkanlarına kavuşurlarsa ve yurt dışına göçü düşünmezlerse, Türkiye’nin tam üyeliği o zaman mümkün olacaktır”.

Lüksemburg’daki zirvenin arkasından İtalya Dışişleri Bakanı L. Dini “Almanya ve Yunanistan’ın gönlünü yapmak için Avrupa Birliği Türkiye hakkında yanlış karar verdi” şeklindeki ifadesi yanında Fransa, İngiltere, İtalya ve Hollanda’nın üyeliğimizin kabulü için verdikleri desteklerinin dikkate alarak, Avrupa ile bütünleşmek amacından vazgeçmiyorsak ve dışpolitikamızın rotasını tamamen değiştirmek istemiyorsak , AB’yi bu yanlış yoldan döndürmek için yapabileceğimiz çok şey vardır. Bu noktada duygusal tepkileri bir tarafa bırakmamız gerekir. Unutulmamalıdır ki, AB’nin Türkiye ile ticareti %2 iken Türkiye’nin dış ticaret hacminde AB’nin yeri ise %60’dır. Ülkeler arasında dostluklardan ziyade karşılıklı çıkarların önemi vardır.

Avrupa Sosyalist Partisi Başkanı Rudolf Sharping’in kendisi ile yapılan bir söyleşide “Bu kriz yol kazası mı?” sorusunu “Evet, kaza. Ama küçük bir kaza değil. Sonucu değiştirmek, iki tarafın sorumluluğu. Birlikte çalışmalıyız” şeklinde cevaplandırmıştır. Bir yazarımızın belirttiği gibi, “Avrupa’nın kötü yüzüyle ilişkilerimizi geliştirmeliyiz”. Ayrıca dış politikada tüm imkanları kullanarak tüm dünya ülkeleri ile dostluk ve işbirliği imkanlarını artırmaya çalışmalıyız.

Sonuç olarak, AB’ye girmek için gayretlerimizi devam ettirmeliyiz. Ayrıca içinde bulunduğumuz güzel günlerin, bizlerin mutlu olmamızı, birlik ve beraberliğimizi her zaman korumamızı sağlamaya vesile olması temennisi ile, mübarek ramazanın başlangıcını ve yeni yıla girişimizi, sizlerle en iyi dileklerimle paylaşmak istiyor, saygılarımı sunuyorum.