AVRUPA BİRLİĞİ VE TÜRKİYE

Son aylarda Türkiye’de en çok konuşulan konuların başında, Avrupa Birliğine alınacak yeni üyeler arasında sayılan Bulgaristan, Romanya, Kıbrıs gibi 11 ülkeye ilaveten, ülkemizin 12. aday ülke olup, olmayacağı gelmektedir.

1957 Mart’ında Avrupa Ekonomik Topluluğu Antlaşması Roma’da 6’lar (Almanya, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Lüksemburg) arasında imzalandı. Bu topluluğun hedefi Amerika ve Rusya gibi iki devin etkisinde kalan Dünya’da bağımsız bir Avrupa yaratmaktı. AET zaman içinde genişlemiş ve Avrupa Birliği olarak değişmiştir. Başlangıç aşamasında ekonomik bir kuruluşken, bugün hem ekonomik hem de siyasi bir kuruluş niteliğindedi.

Bilindiği gibi, Türkiye 1948’de Avrupa Konseyine kurucu üye olarak katıldığından beri fiilen ve hukuken Avrupalıdır. 1950’li yıllarda Yunanistanla birlikte NATO’ya üye olan ülkemiz, Avrupa’daki bu yeni kuruluşta yeralmak Avrupa Ekonomik Topluluğuna katılmak için Yunanistan ile aynı zamanda başvurdu. AET Bakanlar Kurulu  Türkiye’yi 1964 yılında Ankara Antlaşması ile aday olarak kabul etti. Bu antlaşma 22 yıllık bir geçiş dönemini ön görüyordu. Bu dönemde Avrupa’nın Rusya’dan gelebilecek tehlikeden çok çekindiğini belirtmek gerekir. Aynı tehlike Balkanları ve Ortadoğu’yu etkilediğinden Türkiye ile birlikte Yunanistan AET’ye aday üye olarak belirleniyordu.

1970’li yıllarda Yunanistan’ın tam üyelik için yaptığı başvuru esnasında, dışpolitikamızın temel olan, tüm adımların Yunanistan’la aynı zamanda atılması bir tarafa bırakılıyor o zaman ki Ecevit ve Erbakan Hükümetince Türkiye’nin tam üyeliğine hazır olmadığı belirtilerek, tam üyelik başvurusu yapılmıyordu. Benim görüşüme göre tren kaçırılıyordu. Bazı yazarlara göre böyle Türkiye’yi batıya bağlayan zincir kırılıyordu.

Yunanistan, İspanya ve Portekiz’le yapılan uzun görüşmeler sonucunda 1980’li yıllarda tam üye olarak kabul ediliyorlar ve AB’nin üyelerinin sayısı 9’a yükseliyordu. Türkiye’ye ise AB’de Yunanistan’ın Türkiye ile ilgili konularda veto hakkını kullanmayacağı şeklinde ileride doğru olmadığı ortaya çıkan bir teselli sözü veriliyordu.

Avrupa Birliğini sağlamaya çalışan bu kuruluş (AB), 1990’lı yıllarda İsveç, Danimarka, İrlanda, Avusturya, Fillandiya ve İzlanda’nın katılımı ile 15 ülkeye ulaşıyordu. Türkiye’Dde ise bu konudaki hareketsizlik devam ediyor ve ancak Özal Hükümetinin 1987 yılında tam üyeliği müracaatı ile tekrar güncellik kazanıyordu. Ne yazık ki, bu girişim başarılı olmuyor, Avrupa Birliği Türkiye’nin henüz tam üyeliğe hazır olmadığını belirterek, konuyu belirsiz bir tarihe erteliyordu.

Tam üyelikten geçici olarak ümidini kesen Türkiye, Ankara Antlaşmasının yapıldığı 1964 yılında AB ile Türkiye arasında öngörülen Gümrük Birliği kurma konusuna ağırlık veriyor ve 1995 yılında Gümrük Birliği sözleşmesi Çiller Hükümeti tarafından imzalanıyor, böylece ticaretin artması, Gümrük duvarlarının kalkması sağlanıyor ve “Avrupa Pazarı”na gümrüksüz ihracat yapma imkanına kavuşuluyordu.

Rusya’nın çökmesi ve dağılması ile birlikte, doğu bloku ülkeleri hürriyetlerine kavuşuyor ve bağımsız devlerilerini kuruyorlardı. Avrupa Birliği ülkeleri bu Cumhuriyetlerin tarihte olduğu gibi bugün de kendilerinin bir parçası olduğunu vurgulayarak onlara her türlü desteği sağlamaya başlıyorlardı. Onlar ise bağımsızlıklarını korumayı ve kalkınmalarını ekonomik ve siyasi bakımdan AB’ye, askeri bakımdan NATO’ya üye olmakta görüyorlardı. Bu nedenle bu ülkeler iki teşkilata da girmek için hemen başvuruda bulundular.

Bu başvurular üzerine yapılan komisyon çalışmaları 12-13 Aralık 1997’de Lüksemburg’da yapılacak AB Bakanlar Kurulu toplantısında ele alınacak, aralarında Kıbrıs’ın da bulunduğu 11 ülkenin adaylığı kesinlik kazanacak bunlardan 6’sı ile müzakerelere başlanacağı karara bağlanacaktır. Türkiye’nin ise 12. ülke olarak bu adaylar arasında yer alıp, almayacağı ortaya çıkacaktır. Ülkemizin büyük tartışma konusu olup, Başbakanımız, Dışişleri Bakanımız diplomatik faaliyet göstermektedirler.

Ülkemiz için bu üyelik girişimi ekonomik ve siyasi bakımdan büyük önem taşıdığından, Yunanistan’ın yanında Almanya’nın da karşı olduğu bilindiğinden İstanbul’da “Marmara Vakfı” tarafından Almanya’nın Büyükelçisi sayın Vergau’nun “Türk-Alman İlişkileri” konusunda bir konferans vermesi sağlanmıştır. Bu konuşmada Türkiye’nin AB üyeliği konusunda tespit edebildiğim hususlar şunlardır.

  • Almanya, Türkiye’nin dostudur ve kalacaktır.
  • Almanya, Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasını kesin olarak istemektedir.
  • Almanya, PKK hareketini terörist bir faaliyet olarak kabul etmekte ve kesinlikle karşıdır.
  • Almanya, Türkiye’nin sorunlarını demokratik esaslar ve hukuk çerçevesi kapsamında çözülmesini arzu etmektedir. Bilhassa Güneydoğu’daki durumun insan haklarını dikkate alınarak neticelendirilmesini temenni etmektedir.
  • Almanya, Avrupa Birliği tarafından Kıbrıs’la müzakerelerin başlanmasına söz verildiği için bu aşamada bundan vazgeçilmeyeceği görüşündedir. Bu husus Türkiye ile Gümrük Birliği Antlaşmasının yapılması esnasında Yunanistan’ın vetosunu engellemek için AB tarafından o zaman ki Çiller Hükümetinin bilgisi vardır. Kıbrısın tam üyeliği karara bağlanmayacaktır.
  • Almanya, Türkiye’yi Avrupadan dışlamayı düşünmemekte ve Avrupa’nın önemli bir parçası olduğunu kabul etmektedir. 65 milyonluk Türkiye’nin Avrupa’ya büyük sorunlar taşıyacağını bilhassa siyasi sorunlarını çözmesi gerektiğini ve 12. üye olarak kabulünün zor olduğunu, Hükümetinin kesin kararını Lüksemburg’da yapılacak toplantıda ortaya koyacağını belirtmiştir.

Sonuç olarak, AB Bakanlar Kurulunun Türkiye’yi 12. aday ülke olarak kabul etmesini temenni ediyorum. Ancak bu şekilde Türkiye’nin kalkınması ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşması sağlanabilecektir. Bunun dışında getirilecek bir çözüm Türkiye’nin aleyhine olacak, siyasi ve ekonomik sorunlarımızı artıracaktır. Avrupa Birliği’ne alınan ülkelere sağlanan ekonomik destekten yoksun kalınacak, halkın zenginleşmesi ve demokratik sistemin daha işbirlik kazanması ertelenecektir. 2010 ve ya 2015’e kalan bir tam üyelik bizim komşumuz Yunanistanla ve Avrupa ülkeleri ile olan ilişkilerimizde zorlanamıza sebep olacaktır. Her ne karar çıkarsa çıksın AB ile ilişkilerimizi koparmamalıyız ve bu ilişkileri mümkün olan her çerçevede geliştirmeliyiz.