“HEP BİR AĞIZDAN ‘ANKARA GÜLE GÜLE’ SESLERİ”

Fransa’da Avrupa Birliği Anayasası ile ilgili olarak yapılan referandumun hayırla neticelenmesi ve Almanya’da Eylül ayında yapılacak seçimlerin Hıristiyan Demokrat Parti (CDU)Başkanı bayan Merkel’in kazanma ihtimalinin yüksek oluşu Türkiye’nin Avrupa Birliği yolundaki yürüyüşünü muhakkak olumsuz etkileyecektir.

Her ne kadar hükümet yetkilileri, bu durumun Türkiye’yi etkilemeyeceğini  ve 3 Ekim’de adaylık müzakerelerine başlanacağını ifade etseler de Avrupa’da bugün geçen haftadan farklı bir ortam vardır.

Avusturya’da  liberal eğilimli”Salzburger Nachrichten”(Salzburg Haber) gazetesinin 28 Mayıs tarihli hafta sonu sayısında yukarıdaki başlık altında yayımlanan Helmut L.Müller imzalı aşağıdaki yorumunun dikkatlice okunması ve değerlendirilmesi gerektiği görüşündeyim

*    *    *

Fransa ve Hollanda’daki referandumların olumsuz sonuçlanması halinde Türkiye de kaybedecektir. Gerçi AB Anayasasına ilişkin oylamanın Ankara’nın üyelik perspektifi ile bir ilişkisi yok, ama Avrupa Anayasa anlaşmasına karşı olanlar bu iki konuyu birbirine katıp, seçmenler arasında yaygın olan Türkiye’nin AB çabaları aleyhindeki havayı kendi amaçları için kullandılar. AB Anayasası’na hayır cevabı verildikten sonra, halkın artık yeni genişlemelere dur dediği argümanına dayanarak, sorumluluğu Türkiye’nin üzerine yıkmak kolay olacak.

Avrupa Birliği’nde de hep bir ağızdan ”Ankara’ya güle güle” sesleri yayılabilir. Özellikle de Almanya’da sonbahardaki seçimlerde iktidar değişikliği olursa. Ankara’daki hükümet SPD’li(Sosyal Demokrat Parti) Başbakan Schröder ile en güçlü müttefiklerinden birini kaybetmiş olacak. Bunun yerine CDU’lu Angela Merkel’in başbakan olması ihtimali ile, hiç sevilmeyen ”imtiyazlı ortaklık” projesi de ufukta yeniden beliriyor.

Gerçi CDU başkanlığındaki bir Alman hükümeti de 25 AB ülkesi tarafından alınan, 3 Ekim 2005’te Türkiye ile giriş müzakerelerine başlama kararını bozamaz, ama ”sonu açık” müzakereler süsü altında ve Boğaz’daki ülkenin şu anda kötü bir durumda olan AB için ”kaldıramayacağı” kadar ağır bir yük olacağı öne sürülürek, peşinen tam üyelik hedefinden sapma stratejisi izlenebilir.

Böylece tarihi boyuttaki stratejik bir karar, günlük siyasette yapılan hesaplara kurban edilmiş olacak. Erdoğan hükümeti istenilen reformları uygulamaya geçirme konusunda yeniden çaba göstererek, Türkiye karşıtı popülistleri utandırabilir. AB içinde hissedilen karşı rüzgarın bu kadar güçlü olmasının bir nedeni de, Türkiye’deki reform hızının kesilmiş olması.

*    *    *

Fransa’yı Hollanda takip ederse ve ”Joschka- Schröder” hükümetinin yerini ”Edmund- Merkel” kabinesi alacak olursa Türkiye’yi kötü günler bekliyor demektir. Türkiye’nin AB’ne uygunluğu Eylül’den itibaren titizlikle incelenecek, önümüze Ermeni sorunu,Apo mahkemesi,bitmeyen insan hakları ihlali konuları yanında bilemediğimiz fakat tahmin ettiğimiz birçok yeni sorunu çıkarılacaktır.

Bu düşüncelerimin doğru olduğunu ortaya koyan satırlara  30Mayıs 2005 tarihli Avusturya’nın liberal egilimli Kurier gazetesinin Margaretha Kopeinig’in  yazısının aşağıdaki satırlarını okuduğunuzda göreceksiniz:

” Avrupa gündeminde Anayasa dışında kararlaştırılmış olan ve önümüzdeki yıllarda gerçekleştirilecek bir dizi proje var: Türkiye ile İngiltere’nin dönem baskanlığı sırasında, 3 Ekim’de giriş müzakerelerine başlama konusu, birçok seçim kampanyası için patlayıcı niteliğinde olacak. Bundan önce AB Komisyonu tarafından AB değerlerine ve standartlarına uyum sürecine ilişkin, çoğunluğu Müslüman olan ülkedeki demokratik gelişmeyi inceleyecek ve hataları gösterecek bir ilerleme raporu yayınlanacak…”

*    *    *

Avrupa’nın bilinmeyen tüm planlarına karşı biz yılmadan doğru karar vererek ve ülkemizin çıksarlarını koruyarak yolumuza devam etmeliyiz diyorum.

İstanbul