”ŞİMDİ TAM SIRASI: TÜRKLER Mİ SUÇLU?”

Avusturya’nın Viyana şehrinde yayınlanan sol eğilimli ”Der Standard”gazetesinin 5 Ağustos tarihli sayısında, yukarıdaki başlık altında yayımlanan Karin Resetarits imzalı yorumu konu güncel olduğu ve Kıbrıslı Rumların bizim bildiğimiz,fakat dünyanın görmek istemediği tutumunu ortaya koyduğu için bazı hususlarda da kendisi ile hemfikir olmasamda sizlerin değerlendirmenize sunmayı istiyorum.

*     *     *

Hemen bir soru soralım: Vasat bir Avrupalı Kıbrıs konusunda ne bilir?

Akdeniz adası, beğenilen bir tatil yöresi, ikiye bölünmüş bir ada. Güney’de Rumlar Kuzey ise Türkler tarafından işgal edilmiş. Tel örgüleriyle kapalı bir sınır. Kıbrıs geçtiğimiz yıl AB’ne girdi. Adanın tamamı mı? Evet mi? Hayır mı?  Bunu kimse tam olarak bilmez. Hani orada referandum yapılmıştı ya. Türkler birleşmeden yana, Rumlar ise karşı çıkmıştı. Peki niye. Eh Türkler suçlu! Kuzeyi işgal ediyorlar, bir de gümrük birliğinin genişletilmesine ilişkin imzayı atarken, utanmadan Kıbrıs’ı tanımama konusunda açıklama getiriyorlar. Hayır, Türklerin Avrupa topluluğunda işileri yok. Müzakerelerin başlamasından yana olanlar bunu dikkate almalılar.

Ama almıyoruz. Tarih bu kadar basit izah edilemez. Kıbrıs’ı ve anlaşmazlığı iyice anlamak isteyen, daha derinlere inmeli. Dava çok karmaşık. AB Parlamentosunda yalnızca Kıbrıs Rumlarının yorumlarını dinliyoruz. Ada Türklerinin gözlemci statüsü dahi yok, ne dinleme nede konuşma hakkına sahipler.

Geçtiğimiz hafta adanın kuzey kesimini ziyaret ettim ve utanarak geri döndüm. AB referandumdan sonra yardım sözü vermiş ama hiçbir şey yapmamış. Türkler dünyadan tecrit edilmiş bir şekilde yaşıyorlar. Diktatör rejiminin işlediği suçtan çocuklar, gençler ile birlikte tüm bir halk sorumlu tutuluyor. Bir hatırlatma yapalım: Kıbrıs Türkleri Yunan askeri cuntasının darbesinden ve onu yıllar boyu takip eden çatışmalardan sonra önce İngilizlere sonra da Türkiye’ye müdahale çağrısında bulundular. Bir zamanların müstemleke beyleri, tehlikeya atılmaya yanaşmadılar. Washington’dan da ses çıkmadı. Buna karşılık Türk  Silahlı Kuvvetleri ada’nın üçte birini işgal ederek ülkenin bir ucundan diğer ucuna tel örgü çekti. Rumlar güneye, Türkler de kuzeye kaçtı.

Bu onur kırıklığı Yunanistan’daki darbecileri çekilmeye zorladı – ama çok geç, Kıbrıs bölünmüştü artık. Türk ordusu barışı ve güvenliği sağlamak üzere adada kaldı. Kişisel olarak Türk ordusunun ada’da kalmaktan vazgeçebileceği görüşündeyim ve inanmış bir pasifist olarak aynı zamanda şu soruyu da sormak istiyorum; İngiliz ve  Yunan askerlerinin ne işleri var adada?

Hala adanın kuzeyinde de Güneyinde de anayasal bir hükümet yok. Kıbrıs’lı Rumlar adayı Türkler olmadan yönetiyorlar ve böylelikle de çok iyi durumdalar. Zira 1983 yılında ilan edilen KKTC, BM tarafından tanınmıyor. Bunun neticesi: Ekonomik, toplumsal ve diplomatik ambargo, tecrit. Kuzey Kıbrıs’lı gençlerin uluslararası spor yarışmalarına katılmalarına dahi müsaade edilmiyor. Katı tutumlu Rauf Denktaş’ın zamanındaki icraatın bugün artık anlamı kalmadı.

Bugün Kuzey Kıbrıs’ın başında açık görüşlü ve samimi bir demokrat olan Mehmet Ali Talat bulunuyor. Onun ekibi geçtiğimiz yıl Rumlara barış elini uzatmış ve hayal kırıklığına uğramışlardı. Avrupa’nın hatası da işte tam burada ortaya çıkıyor. Anlaşmazlık, Kıbrıs’ın 1 mayıs 2004 yılında AB üyesi olmadan çözülmeliydi. Şimdi Kıbrıs’lı Rumların AB Konseyi üyeleri, kuzeye ekonomik yardım söz konumusu olduğunda sürekli engel çıkarıyorlar. Kendi ülkelerinde Kıbrıs’lı Türklere vemedikleri her şeyden yararlanıyorlar. Veto hakkı.

Söz verilen 259 Milyon Avroluk yardımın gerçekleşmesi yada doğrudan ticaret söz konusu olduğuında itiraz ediyorlar. Gayrımenkullerle ilgili durum açıklığa kavuşmadıkça Kuzey Kıbrıs’daki altyapını yenilenmesi için tek sent bile verilmeyecek. Kimbilir, elektrik direği,  çöp yakma tesisleri belki Kıbrıs’ın Rum kesiminde yapılır.  Güney’de ise bu konuda hiç çekingen davranılmıyor – Larnaka havaalanının bulunduğu arazi Türklere ait.

Kuzey Kıbrıslılar geçtiğimiz yıl Annan planında öngörüldüğü üzere arazileri Kıbrıslı Rumlara vermeye hazırdılar. Tekin Erdoğan gibi bir çok aile evinden barkından olacaktı.  Erdoğan adanın kuzey uzantısındaki Kaplumbağa kıyısında bir lokanta işletiyor. Doğayı koruma kapsamındaki bu bölge tekrar Rumlara geçecekti. Erdoğan “olsun, onlarca yıldır burada belirsizlik hakim. Aydınlığı görmek istiyoruz. Kuzey Kıbrıs’ın Turizme ihtiyacı var. O zaman ben de yapacak başka iş bulurum” diyor.

Ama Kıbrıs Rum Hükümetinin hiç de acelesi yok. Kuzey, dış dünya’dan ne kadar uzak tutulursa insanların durumu da o kadar kötüye gider. Pazarlık masasında psikolojik avantaj sağlanmış olur. Mehmet Ali Talat, Kuzey Kıbrıs’ da 1974 olayları ile alakası olmayan, iyi eğitim almış genç bir nesil yetiştirmek  için savaş veriyor. Dünyanın herhangibir yerinde amborgaya son verecek bir hükümetin veya bir firmanın bulunacağı umudunu taşıyor. Türkiye Kıbrıs’ı tanımamakla, AB’nin deve kuşu politikası nedeniyle açık kalmaya devam edecek  bir yaraya parmak bastı.

*     *     *

Bu yazı ile ilgili ben herhangi büyük bir yorum yapmayı istemiyorum.Bu yazarın yazdığını, Avrupa Birliği politikacıları bilmiyor mu? Tabii ki biliyorlar… AB’ yi ayakta tutabilmek için dün Yunanistan’ın vetosundan çekinenler,bugün Kıbrıs Rum kesiminin vetosundan çekiniyorlar.Hep Türklere yükleniyorlar…

1976’da AB’ye hayır diyen  ve 1995 yılında Gümrük Birliğini imzalarken Kıbrıs Rumlarının AB’ye girmesine hiç itiraz etmeyen politikacılarımızın, sorunun bu hale gelişindeki sorumluluklarını da unutmamak gerekir.

NOT: Değerli hemşehrimiz Teoman Kerman beyin ilk yazısını zevkle okudum. Bilhassa rahmetli babasını anarak yazı hayatına başlamasından da çok duygulandım. Kendisine başarılar diliyorum.