16. İSTANBUL BİENALİ – YEDİNCİ KITA

Bu “Yorum” yazımda, hızlı tüketimin ve tükettiklerimizi önlem almadan doğaya atmanın yarattığı çevre sorunlarına genel bir bakışı, gezdiğim bir sergiye dayanarak ele alacağım. Benim için bu konuya özel bir anlam katan, 14 Eylül-10 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilen İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından düzenlenen 16. İstanbul Bienali’ni(*) gezmem oldu. Bienal hakkında sizleri bilgilendirerek yazıma başlamak istiyorum.

Bienal, “Yedinci Kıta” başlığı ile Tophane’de Resim ve Heykel Müzesi (38 sanatçı), Beyoğlu’nda Pera Müzesi (14 sanatçı) ve Büyükada’da beş ayrı mekanda (6 sanatçı) açıldı. Bienal’de 25 ülkeden 56 sanatçı ve sanatçı kolektifinin 220 eseri yer alıyor. Türkiye’den 7 sanatçı katılıyor. Bienal temelde sanayi devrimi ile birlikte insanlığın sebep olduğu doğal veya kültürel atıklara odaklanmış. Bienal’in programında sergilerin yanı sıra çeşitli buluşma, konuşma, film gösterimi, müzik dinletisi de bulunuyor.

Bienal’in temasını ilk önce detaylandıran isim, bu organizasyonun sponsorluğunu üstlenen Ömer M. Koç olmuş. Kendisinin bahsettiği gibi “Yedinci Kıta” kavramı, aslında çevre problemlerimizin en önemlilerinden biri olan plastik atıklarla yüzleşmemizi sağlıyor. Okyanuslarda yüzen, insan kaynaklı büyük atık birikintilerine veriliyor “Yedinci Kıta” ismi. Bunu aklınızda tutarak ve çevreye verdiğimiz zararı düşünerek baktığınızda ise Bienal’de yer alan işleri kavramak da onlar hakkında kolaylaşmak da çok daha kolaylaşıyor.

Yedinci Kıta, Pasifik Okyanusu’nun ortasında 3.4 milyon kilometrekare genişliğinde, 7 milyon ton ağırlığındaki bir plastik yığınından meydana geliyor. Burası atıklardan oluşan devbir çöplük. Bu çöplükte pet şişeleri, oyuncaklar, balıkçı ağları, poşetler ve milyonlarca çeşitli atık yer alıyor.

Bienal’in küratörü(**) Nicolas Barriud, “Yedinci Kıta dediğimiz şey, yaşamak istemediğimiz, reddedip attığımız şeylerden oluşmuş bir ülke, insan yapımı ilk yer ve açıkça bir felaket ve yağmur ormanlarının yandığı ve plastik moleküllerinin okyanusları doldurduğu, içine girdiğimiz yeni dünyanın adı. Bu devasa yüzer plastik kütlesi, ‘ilerleme’ olarak adlandırdığımız faaliyetlerimizin sonucu” değerlendirmesini yapıyor ve Yedinci Kıta’nın modern zamanlar tarafından üretildiğini belirtiyor.

Yedinci Kıta, sanatı, insanın etkilerini, takip ettiği yolları, bıraktığı izleri ve insan- olmayanlarla etkileşimini araştıran bir antropoloji olarak tanımlıyor ve artık farklı bir jeolojik çağ yaşandığını ortaya koyuyor. Bienal ana başlığını, jeolojik faaliyetlerin şekillendirdiği bu yeni çağı, “Antroposen” olarak adlandırıyor. Bienal adını, popüler bilimde çağın küresel ısınmayla birlikte en gözle görünür sonuçlarından biri olan, Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki devasa atık yığınından alıyor. İnsan atıklarının okyanusun ortasında dünyaya yeni bir kıta kazandırdığı bu olay, 16. İstanbul Bienali için ekolojik sorunlar karşısında sanatın güncel durumunu pek çok sanatçı, düşünür, antropolog ve çevreci ile birlikte araştırmak için bir çıkış noktası oluşturuyor.

***

Çevre ile ilgilenen bir bilim adamı olarak sergilerin tümünü görmeyi arzu etmeme rağmen çok farklı bölgelerde oldukları için en çok eserin yer aldığı MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ni gezmeyi tercih ettim. Her birini tek tek incelediğim 38 sanatçı ve sanatçı kolektifinin Antroposen Çağı’nı farklı perspektiflerden ele alan gerçek ya da kurmaca hikâyelere dayalı eserleri ve uydurdukları kavramlar ile nesneleri burada yer alıyor. Eserlerinin birçoğu bana göre soyut ve hatta kişisel sanat eğilimlerin göstergesi olduğundan, ilgilendiğim çevre konularını kapsayan eserlerden önemli gördüklerimle ilgili bilgileri aşağıda sizlerle paylaşmayı istiyorum.
Dora Buder’un eseri, yakındaki bir binadan ses frekanslarını kaydederek bir dizi çevre benzetimli toz odacığına ileten sabit basınçlı bir sistem olarak çalışıyor. Bu frekanslar yaratılan “istikrarsız imgeler” için canlı müzik işlevi görürken, odaların içindeki hava akışları harekete geçirildiğinde çeşitli parçacıklar sürekli olarak havaya kalkıyor ve dolaşıma giriyor. Bu parçacıkların hareketleri ve renk tonları J.M.W. Turner’in sanayi kirlenmesi ve volkanik tozun dünyanın atmosferinde yarattığı gözle görünür değişimlerin kültürel olarak ilk portrelerini verdiği söylenen tablolarının kirli atmosferini yeniden canlandırıyor.
Eloise Hawser’ın multimedya yerleştirmesi çöp boşaltma alanı, atık idaresi ve döngülerinin maddi, algısal ve duygulanımsal yönlerini inceleyen üç film ve bir dizi heykelsi çalışmadan oluşuyor. Hawser İstanbul’da ürettiği yeni filmini, ülkedeki en büyük atık dönüşüm merkezinde gerçekleştirdi. Sanatçı burada atıkların işlenip geri dönüştürülerek çoğunlukla yakıt kaynaklarına çevrildiği arıtma ve geri dönüşüm tesislerini inceliyor. Dünyanın birçok yerinde ve ülkemiz de bu atıklar genellikle dönüştürülmediği için 7. Kıta’nın büyümesini körüklüyor. Üç ekrandan izleyiciye sunulan filmde, bu altyapı tesislerinin oynadığı toplumsal rol de sergileniyor. Hawser, bu tesislerde bulduğu atıklardan yapılma heykelleri de sergileyerek atık kavramında içkin olan toplumsal boyutları keşfediyor.

Deniz Aktaş’ın süregiden Yokyerler adlı serisi, kentsel çürümeyi, çevresel çöküşü, yerinden olan veya göç eden insanları ve hem kentlerin hem de doğanın travmatik dönüşümünü yansıtıyor. Aktaş, Bienal’de iki küçük ebatlı çalışmasının yanı sıra Umudun Yıkıntıları başlıklı iki yeni çizimini de sergiliyor.
Feral (yabanıl) Atlas çatısı altında bir araya gelen yüzden fazla sanatçı, bilim insanı, mimarlardan oluşan bir kolektif. Feral Atlas’ın işi, insanların ön görmediği vahşi olaylar ve distopik öğelere odaklanıyorlar. Feral Atlas (Yabanıl Atlas) Kolektifinin çevrimiçi ortamdan ilk kez bir sergi alanına taşıdığı çalışması Bienal’in en çarpıcı işlerinden biri olarak değerlendiriliyor.

İnsanların kurduğu altyapıların öngörülememiş etkilerini inceleyen kolektif, plantasyonlar, nakliye yolları, fabrikalar, barajlar, elektrik santralleri ve sondaj makinaları gibi sıradan altyapıların ne kadar ölümcül etkileri olduğunu ortaya koyuyor. Bu Atlas’a dahil edilen yabanıl varlıklar hem canlı hem de cansız olgular içeriyor. İstilacı türler, denizdeki plastikler ve endüstriyel gürültü ile yan yana duruyor.

İnsanların mühendislik faaliyetlerinin en büyük başarılara ulaştığı noktada, yabanıl varlıklar harekete geçiyor. İnsanların kurduğu altyapılardan beslenerek, bizim arzu etmediğimiz şekilde ve planlarımızla hiç ilgilenmeden kendi yörüngelerini çiziyorlar.

Bienal’de İnsan faaliyetlerinin ölümcül sonuçlarına odaklanan bir çalışmada, doğaya verilen geri dönüşü olmaz tahribatın raporlamaları görüyor, dinliyor ve okuyorsunuz. “Hayvanlar için sualtı gürültüsünden kaçış yok” bölümünde sualtındaki insan eliyle yaratılan gürültü kirliliğini dinleyebiliyorsunuz.

Aynı şekilde P Montana (kuzu sarmaşığı)’nın ABD’nin doğusunda yayılması üzerinde duruluyor. Bu yayılmaya katkıda bulunan iki temel safha olmuş. Birincisi bu bitkinin 20. yüzyılın ilk yarısında Amerika’nın güney doğusunda devlet desteğiyle yoğun şekilde ekilmesiydi. Bu süre zarfında P. Montana çok sayıda destekçi tarafından hem çiftlik hayvanları için bir saman mahsulü hem de nişasta, kağıt, kumaş ürünleri için ideal bir malzeme olarak tanındı. Kuzu sarmaşığının yayılmasındaki ikincil tarihsel etken, bu bölgede toplumsal ve tarımsal değişimlerle ilgiliydi. Toprak kalitesinin düşmesine ve pamuk kurdunun yayılmasına bağlı olarak pamuk üretiminin uğradığı sekte, çok sayıda insanın kırsal alanlardan kentsel bölgelere hareket etmesiyle birleşince bu durum pek çok çiftliğin ikincil ormanlara dönüşmesiyle sonuçlandı. Bu da, ekilmiş milyonlarca P.Montana’nın on yıllarca kontrolsüz ve denetimsiz şekilde büyümesine yol açtı.

Kollektif’in belirttiği gibi, çok sayıda insanın kırsal alanlardan kentsel bölgelere hareket etmesiyle kentler kalabalıklaştı ve konut ihtiyacı arttı. Yapılan konutlar tarım alanlarının azalmasına neden oldu.

Ozan Atalan’ın çalışması, insanların yayılma faaliyetlerinin bedelini odağına alıyor. Uygarlığın sınır tanımadan büyümesi ile doğanın ortadan kalkması arasında bağlantı kuruyor. Monokrom adlı manda iskeleti yerleştirmesinde İstanbul’a özgü bir canlı olan mandanın yaşam alanlarına müdahaleyi gösteriyor. Yeni İstanbul Havalimanı ve Boğaz’a üçüncü köprünün inşasıyla Kuzey Ormanlarına yapılan kentsel müdahale bölgeye özgü bu canlı türünün zorla göçüne neden oluyor. Yerleştirmesinin yanı sıra sanatçının Kemerburgaz’da çektiği bir belgeselde mandaların yaşam alanlarını ve inşaat çılgınlığının bu alanları nasıl yok ettiğini gösteriyor. Ayrıca odada bulunan heykel bileşeninde, toprak üzerine dökülmüş beton platform üzerine bir manda iskeleti yer alıyor.

Simon Fujiwara, İstanbul’daki lunapark üreticisinin çöplüğünden çıkan pop ikonlardan hareketle bir dünya yaratmış.

Jonathhod de Andrade, Latin Amerika’nın sömürgecilik mirasını, bölgedeki şiddeti ve kendi deyimiyle “acil meseleler ve huzursuzlukları” inceliyor. O Peixe (Balık), Brezilya’nın Piaçabuçu ve Coruripe bölgelerindeki balıkçılar ile çekilmiş. Filmde balıkçıları bir ritüel gerçekleştirirken görüyoruz. Önce Balığı yakalıyor, ardından usulca göğüslerine bastırarak avlarının nefesinin kesilmesini bekliyorlar. İnsan ile doğa ilişkileri özelinde şefkat ve boğma ifadelerinin nasıl iç içe geçebildiğiyle ilgileniyor.

***

Dünya bugün neredeyse kendi kapasitesinin iki katını tüketiyor. Diğer bir ifadeyle, dünyaya bir dünya daha lazım. Eğer Çin, Amerika gibi bir tüketim toplumuna dönüşse, ortaya çıkan ihtiyaçların karşılanması için beş tane daha Dünya’ya ihtiyaç duyulacak. Yukarıdaki anlatımlardan da görüldüğü gibi Dünya’da her geçen gün tüketim artıyor, bu artış dünya kaynaklarının hızla azalmasına, hatta bitmesine sebep oluyor. Bugün 7,5 milyar olan dünya nüfusunun asrın sonunda 11,2 milyara ulaşacağı dikkate alındığında dünyanın geleceği hakkında

kaygı duyulması kaçınılmaz. Bugün tehlike çanları çalıyor. Yediğimiz canlılarda ve balıklarda artan bir şekilde plastik atıklarına rastlanıyor. Okyanuslara her sene 9 milyon ton plastik atık bırakılıyor. Türkiye’den denizlere karışan plastik atık miktarı ise yıllık 50 bin tonun üzerinde. Denizler, sular ve havadaki plastik maddeler insan sağlığı üzerinde tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Yediğimiz besinden içtiğimiz suya kadar büyük risk altındayız.
Uzmanlar, okyanusların 2050’ye kadar balıktan çok plastik atık içereceğini söylüyor. Dünya üzerinde plajlardaki atıkların %85’ini plastik maddeler oluşturuyor. Denizleri korumak ve 7. Kıtanın daha da büyümemesi için Bienal’in de dikkat çektiği gibi atıkları kaynak olarak görmemiz ve yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Bienal’in dikkat çektiği bir diğer husus da, doğanın ve çevrenin korunmasının insanlığın sürdürebilirliği için önemli olduğu.
16. İstanbul Bienali için ekolojik sorunlar karşısında sanatın güncel durumunu pek çok sanatçı, düşünür, antropolog ve çevreci ile birlikte araştırmak için bir çıkış noktası oluşturuyor.

Bienal’in bende yarattığı etkiyi özetlersem, Dünya, “Atılan Şeyler Ülkesi” olmamalıdır. Sizlere de atık sorununa farklı açıdan bakmayı sağlayan bu Bienali kalan kısa sürede ziyaret etmenizi tavsiye ediyorum.

Kaynaklar
– https://www. bienal.iksv.org/tr/16-istanbul-bienali/yedinci-kita-http://www.milliyet.com.tr/16-istanbul-bienali-yedinci-kita-yi-kesfedebilmek-molatik-13049/

– www. Habertürk.com/ bienal-nedir- 1753134

-https://m.bianet.org/bianet/sanat/212858-16-istanbul-bienali-7-kita-attigimiz-seyler-ulkesi

– Ahmet Samsunlu, “Dünya Küresel Kullanım Limitini Hızlı Tüketti”, Çorum Haber, 19.8.2019

(*) Bienal, Fransızca iki yılda bir düzenlenen etkinliklere verilen ad. Çoğunlukla kültürel ve sanatsal faaliyetler için kullanılan bir terim. En eski bienal ise 1895’ten beri düzenlenen Venedik Bienali. Türkiye’de de 1987 yılından beri düzenlenen Uluslararası İstanbul Bienali bulunuyor. 1987’ye kadar Uluslararası İstanbul Festivali bünyesinde gerçekleştirilen plastik sanat sergileri, bu tarihte İstanbul Bienali adı altında ayrı bir etkinlik haline getirilmiş.

(**) Küratör, genelde sergilerin oluşturulmasından açılışına kadar geçen her aşamayı organize eden insanlara verilen bir isim. Kimin/kimlerin katılacağı, yerleşme planı, hatta katılanların işlerini nasıl yerleştirecekleri, mekan, medya ve sponsor işleriyle uğraşıyorlar.